7 Nisan 2025 Pazartesi

HOŞ CİNAYET'TEN YOLA ÇIKARAK KANDAN ADAM'I OKUMAK

 

Hoş Cinayet’ten yola çıkarak

Kandan Adam’ı okumak

“Abdullah Aren Çelik'in Kandan Adam'ı da gösteriyor ki çağdaş romanda polisiye artık bir sistem eleştirisine dönüşmüştür.”

Abdullah Aren Çelik

KRİTİK

27 Mart 2025

Polisiye romanın da dahil olduğu suç edebiyatı alanı, bu çalışmanın düşünsel temelini oluşturan çıkarımlara vardığımız Hoş Cinayet: Polisiye Romanın Toplumsal Tarihi kitabının sunuşunu yazan Jean François Vilar’a ve yazarı Ernest Mandel’e göre kriz ve bunalım dönemlerinin sonuçlarından biri olarak ortaya çıkmıştır.

Mevcut toplumsal sistem olan kapitalizmin bugünkü tekelci-işgalci hegemonyası aşamasında krizler sürekli ve karakteristik olarak yaşanmaktadır. Bu yanıyla suç ekonomisi olan kapitalizmin edebiyatı, özel olarak da suç edebiyatını şekillendirmesi ve ona tarihsel siyasal bir boyut katması elbette şaşırtıcı değildir.

Kurgusal inceleme örneği olarak seçtiğimiz Kandan Adam’da işte bu altyapının (kapitalist üretim) belirlediği toplumsal yapı ve onu oluşturan tarihin polisiye romanda nasıl ve ne kadar yer bulduğuna cevap arıyoruz. Suç edebiyatında altyapı ve üstyapı nasıl okunur? Polisiye yazınında karakter yaratımı nasıl ve neye göredir? Polisiyede zaman suçun aşikâr edilmediği sürecin tamamı ve mekân suç mahalli olduğuna göre, kurguda suçüstü edilen nedir? Bu soruların cevaplarını da örnek romanı Mandel’in görüşlerine uyarladığımız bir yapı-söküm yöntemiyle ele alarak bulmaya çalışacağız.

Kara roman, sonsuz zenginliğinin farkına vardığımız bu cari tüketim nesnesi sıklıkla dünyaya dair kötümser, karamsar bir tespit yapar. Onun gerçek doğası sanırım Benjamin Peret’nin şu kısa uyarısı hatırlanırsa daha iyi anlaşılır: “Kara romanın kökenine gerçekten insan tarafından yaratılan dış dünyaya karşı başkaldırıyı ve bizzat insanlık durumunun kendisine başkaldırıyı, kendi kendini tatminden yeniden doğan şu zümrüdüankayı yerleştirmek gerekir.” Acaba Ernest Mandel bu konuda ne düşünüyor?

İlk soru, Hoş Cinayet: Polisiye Romanın Toplumsal Tarihi adlı inceleme kitabının sunuşunu yazan Jean François Vilar’a ait. Biz de yazı boyunca bir yandan da Mandel’in ne düşündüğünü anlamaya çalışacağız.

İstihbarat riskli, yer yer korkutucu ve bir o kadar da meşakkatliydi. Yaptığı iş bir yandan ilginç gelmiş, diğer yandan insanların özel yaşamına bu kadar yakın olmak ürkütmüştü onu. Buradaki tecrübesi sırasında önemli bir şeyi fark etmişti; herkes sahte bir yüz, sahte bir kimlikle yaşıyordu. İnsanları açıktan söyledikleri şeyler değil de daha çok gizledikleri anlatıyordu. (s. 10)

Kandan Adam, başkarakteri olan eski cinayet büro polisi Ahmet Boz’un çözmeyi kişisel ve hayati bir mesele olarak gördüğü bir cinayet etrafında gelişen bir kurgudur. Yıllar önce çözümü istenmeyen ve bizzat devlet eliyle engellenen bir cinayet dosyası nedeniyle görevden alınmış ve arşive sürgün edilmiştir. Yıllar içinde başta eşi ve ailesi olmak üzere tüm sosyal ilişkileri bozulmuş, Ahmet Boz manevi kayıplar yaşamıştır. Dosyanın tekrar önüne gelmesiyle bir tercih yapmak zorunda olduğunu anlar. Birileri bu dosyanın çözülmesini istemektedir, istemeyenler ise hâlâ vardır; egemen, muktedir ve güç sahibidirler. Ahmet Boz cinayeti çözmenin kaybettiği her şeyi yeniden kazanmasıyla birleştiğini düşünerek sonuca ulaşmaya çalışır.

… suçluyla kurduğu ilişkideki yöntemleri alışıldık cinsten olmayan biriydi. Suçlularla girdiği savaşı kazanmış, fakat devletin karanlık odaklarına takılmıştı. (s. 27)

 


İktisatçı Mandel’in özgünlüğü, edebiyatı, özel olarak da suç edebiyatını dünyaya baktığı Marksist pencereden değerlendirmeşinden kaynaklanır.

Ernest Mandel

Mandel önemli bir inceleme olan bu kitabı iki bölüm olarak yazmıştır. İlk bölüm polisiye romanın özelliklerinin suçla olan bağına ayrılmıştır. İkinci bölümde de polisiyenin toplumsal tarihi anlatılır. Polisiye unsurlarını içeren yazın tarihsel olarak eskidir ve klasikler arasında yerini almıştır. Türün başlangıçtaki hali uzun yıllar boyunca tekdüze bir seyir izlemiştir: Rutinleri, periyodik edimleri olan bir hayat seyri, herkesi dehşete düşüren bir olayla, genelde de ortadan kaybolan biri ya da bir cinayetle değişir.

Bugüne baktığımızda polisiyenin, edebiyatın/romanın değişen dönüşen dünyaya entegre edilmiş halini okuruz. Üstelik, türünün iyi bir örneği olması için metnin bir cinayetten çok daha fazlasını anlatması adeta kaçınılmaz hale gelmiştir.

Bulunan kemiklerin bir cinayet mi yoksa sıradan bir ölüm vakası mı olduğunu bilmiyoruz. (s. 114)

Kandan Adam’ın metaforu olan mühür bu temsiliyet çoğulluğunu ve dönüşümü de simgeler niteliktedir. Mührün hikayesini sadece ortaya çıktığı koşullarda okusak, çokuluslu bir yapı içinde olabilecek herhangi bir hikâye olarak kalırdı. Fakat toplumların altüst ve giderek darmadağın oluşuyla beraber mühür de başka anlamlara bürünmüştür. Başta kişisel bir meseleyi simgelerken, sonunda bir sisteme karşı ötekileştirilen herkesi simgeler duruma gelmiştir.

 


Bahtin roman eleştirisinde referans aldığımız isimlerin başında gelir. Edebiyata kazandırdığı kronotop kavramı ve romanın değişme/gelişme gücü en yüksek tür olduğu değerlendirmesi ufuk açıcıdır. Mandel ise, yukarıda da belirttiğimiz gibi, polisiyede zaman ve mekânın toplumsallığına özel olarak vurgu yapmıştır. Bugünün polisiyesinde zaman ve mekân da toplumsaldır. Bu ne demektir? Polisiyenin saraylardan, gettolardan çıkarak sokağa inmesi, zamanın hep “bugün” olmasıdır.

Örneğin mekân, toplumsal yaşamdaki çelişki ve çatışmaları, bir iktidar gücünün varlığını hissettirecek biçimde şöyle tarif edilir:

Bu kadar çok cinayetin işlenip üzerinin bu denli örtüldüğü başka bir şehir yoktur herhalde” demişti bir arkadaşına. Arkadaşının bütün bu olup bitenleri özetleyen sözlerini dün gibi hatırlıyordu: Başka türlü, teröristlerle baş edilemez buralarda! (s. 57)

Benzer biçimde, zaman, geçmiş, bugün ve gelecek diyalektiğinin kurulduğu, geçmişte yaşananlara da referans verecek biçimde tarif edilmiştir:

Takvimlerin değil acıların zamanı saydığı günler sona ermişti. Allah’ın insanlara tekrar inandığı günler geri gelmişti. Mahir olanlar şehri terk etmişti ama olsun, Bitlis deresinden hiç değilse kan akmıyordu artık. (s. 141)

Lady Macbeth gibi klasik örneklerden de bildiğimiz gibi, çoğu iktidarı simgeleyen mekânlardaki olaylarda polisiyenin vazgeçilmezi olan cinayetler aşk ve entrika soslu taht ve unvan cinayetleridir. Günümüz dünyasında cinayetler başka boyutlar kazanmıştır. En önemlisi de, tüm ölümleri siyasi cinayet olarak okumak mümkündür. Örneği yine Diyarbakır’dan verelim; aleni bir örnek olarak Tahir Elçi’nin katledilmesi akla ilk gelebilecek örnektir. Bununla beraber, tarif etmeye güç yetmediği için olsa gerek, Marquez’in Kırmızı Pazartesi’sine sık sık atıfta bulunularak gündemde tutulan Narin Güran ya da Rojin Kabaiş de böyle okunabilecek örneklerdir.

Soldan sağa: Tahir Elçi, Rojin Kabaiş, Narin Güran

Söz konusu kurguda olayların geçtiği yer Diyarbakır olduğu için, mekân seçiminde kolaya kaçılmış diye düşünülebilir. İşin esprisi de tam burada; bütün ülke belki de aynı suçların üretildiği topyekûn bir suç sahasına dönüşmüş durumda; dolayısıyla başka bir şehir, hatta kasaba, köy bile pekâlâ kurgunun mekânı olabilir. Çünkü çoğu gündüz kuşağı programlarında tüketilen bireysel yozlaşma hikâyeleri olarak servis edilen güncel örneklere bakınca bile her cinayetin sınıfsal bir yönü olduğunu, suçun güçle ilişkisini görürüz. Krizdeki (ekonomik, sosyal, siyasal, ulusal krizler) derinleşmeyi, artan yoksulluğu, halkın ulaşamadıklarını düşününce bu durumun kaçınılmazlığı da bir kez daha açığa çıkıyor.

Bu yollu kullanım, romanda sık sık tartıştığımız bir başlık olarak “yerellik, evrensellik” meselesine de göz kırpan bir referans aynı zamanda.

 

Topluma güven(lik)sizlik ve olarak yansıyan kriz, polisiye romanlarda okurun gerçeklerle diğer türlere göre daha yakın olması özelliğini doğuruyor. Yani olay örgüsünün yarattığı dehşet ve bunun karşısındaki cezasızlık, hukukun egemenlerin kullandığı bir alan olarak tesis edilip işletilmesi, amacın suçluyu ve elde edilen kârı korumak olduğu bir çarkın içinde dönüp durmanın yarattığı çaresizlik duygusu…

Kandan Adam bu duyguyu bize karakterlerin birbirleriyle olan ilişkilerinde gösteriyor. “Nihayetinde her istihbarat elemanının en büyük mesleki kazası avcı durumundayken av olmasıydı.” (s. 151) Suçun açığa çıkması için işbirliği yapılabilecek herkes aynı zamanda suçun parçası olma potansiyeli taşıyor. Büyük bir kalabalığın içinde aynı büyüklükte bir yalnızlık söz konusudur.

Karakter demişken, tam da burada bir soru sorabiliriz; karakterleri polis, istihbaratçı, katil, vb. olan her kurgu polisiye midir? Hayır. Türe polisiye özelliğini veren bu karakterlerin akıştaki yeri ve olayların örülme biçimidir. Tek başına karakterlerin varlığı yetmez.

Abdullah Aren Çelik
Kandan Adam
Everest Yayınları
Ekim 2018,
3. baskı Kasım 2024
272 s.

Her türlü askerî, polisiye kurumlaşmanın tarihinde hep yer tuttuğu Diyarbakır’da geçen herhangi bir kurguyu düşünelim. Bir hafiyeyle, polisle, kontra bir tetikçiyle, günlük yaşamın parçası haline gelen ölümlerle karşılaşmak son derece doğaldır. Fakat Kandan Adam’daki müze müdürü Zeki Bey’den aktarılan “Müzesi çok olan toplumların günahı çoktur” (s. 72) cümlesi bu ayrımı çok ifade iyi ediyor.

Çünkü başkarakter Ahmet Boz’un ilgilendiği ve varlık- yokluk meselesi haline gelen cinayet dosyası müzede sergilenen tarihle, toplumun hafızasıyla iç içedir. Ahmet Boz karakteri kişisel bir meseleden yola çıkıp toplumsal bir meseleyi irdeleyen bir karakterdir. Hatta bu özellikleri sebebiyle ya da sayesinde, yazarın kayıplarla yüzleşme yorumu olan Yediler Teknesi romanında da –Ahmet Boz– bir karakter olarak yer bulmuştur.

‘Gerçek’ten bu kadar söz etmişken, onun tüm toplumsal bağlarını da kapsayan ve bu yanıyla kavramsal olarak gerçekten daha fazlasını ifade eden hakikatten söz etmemek olmaz. Hakikati oluşturan ve besleyen iki unsur vardır: tarih ve hafıza. Peki polisiyede tarih ve hafıza nasıl inşa edilir? Polisiyede kurgu bir gerçeği aramak üzerinedir, çatışmayı çözecek unsur olarak gerçek kurgulanır, gerçeği var edecek olaylar örülür.

Kandan Adam’da gerilim sürekli olarak yükselir, macera ve tehlikeyle dolu (okura kaliteli bir okuma keyfi de veren) olayların sonunda, cinayetlerin çözülmesini istediği için hain ilan edilir Ahmet Boz. Sonunda cebindeki mühür parçası ve şakağına dayanan silahla, onlarca faili meçhul kemiğin bulunduğu mezarın başında bulur kendini.

Kendi eliyle kazdığı mezara uzun uzun baktı. Kemal Fevzi’nin yazgısı ile kendisininki bir mezar boyunda birleşmiş, aynı kaderi paylaşan iki insan olup çıkmışlardı. (...) Aslında yıllar önce üzerinde çalıştığı davanın hemen ardından tetiğin çekildiğini… anlamıştı. (s. 270-271)

 


Bir sonuca varmak ve toparlamak için bir kez daha Mandel’e kulak vermek yerinde olacaktır. Mandel çalışmasını şu sözlerle bitirir:

… çünkü burjuva toplumunun tarihi, aynı zamanda mülkiyetin ve mülkiyetin yadsınmasının, bir başka deyişle suçun tarihidir; çünkü burjuva toplumunun tarihi, aynı zamanda bireysel ihtiyaçlar ve tutkular ile mekanik olarak dayatılan toplumsal konformizm biçimleri arasındaki giderek büyüyen, patlamaya hazır çelişkinin tarihidir; çünkü burjuva toplumu, kendi kendine suçu beslemekte, suç içinden gelmekte ve suça yol açmaktadır; belki de burjuva toplumu, eninde sonunda bir suç toplumudur çünkü.

Bu bilgiler ışığında, polisiye çözümlemelerinde ve eleştirilerinde Hoş Cinayet pekâlâ kılavuz olarak kullanılabilir. Güncel durumda toplumun her kesiminde büyük bir adalet özlemi var. Halklar adalete erişemiyor, adaletsizlik her kesimin canını yakıyor. Edebiyata, onun toplumla sıkı bağları olan polisiye türüne de bu durum yansıyor. Yansıma biçimi genel olarak çaresizlik, koşullara teslim olma, nihayetinde bir umutsuzluk demesek de, böyle gelmiş böyle gider kabulü oluyor. Kandan Adam da bu önemli gerçeklere işaret ediyor.

Fakat bu durum polisiyenin aynı zamanda bir sistem eleştirisi olarak kurgulandığı gerçeğini değiştirmiyor. Söylem analizine tabi kıldığımızda (iktidarların kalemşörlüğünü yapan yazarların yazdıklarının dışındaki) polisiye yazın bu yanıyla aynı zamanda hafıza çalışmasıdır diyebiliriz. Daha güvenli, daha onurlu, daha sağlıklı bir toplumsal yaşamın kurulması isteğini taşıyan herkes için hem toplumsal altyapıda hem de onun oluşturduğu tüm üstyapı kurumlarında neyin değişmesi gerektiğini sorgulamak için de bir imkândır. Çünkü çağdaş romanda polisiye artık bir sistem eleştirisine dönüşmüştür. Tür çerçevesinin dışına çıkıp sadece roman, hatta edebiyat dediğimizde de aradığımız işte bu eleştirel tavırdır.

4 Şubat 2025 Salı

MERYEM'İN ÇİÇEKLERİ'NDE DRAMATİK YAPININ İNŞASI

 

MERYEM'İN ÇİÇEKLERİ'NDE DRAMATİK YAPININ İNŞASI

 

“Onca hayat hiç yaşanmamış gibi çekip gidecek miyiz?”


Meryem’in Çiçekleri, çoğu yerde, yazar Abdullah Ataşçı’nın bir önceki romanı Heder Ağacı’nın devamı diye tanıtılsa da bu roman taşıdığı kodlar, sunduğu referanslar açısından pekâlâ bağımsızlığını ilan etmiştir.

Savaş ve sürgün temalı romanın konusu, 20. yy. başlarında Osmanlı Devleti’nin yaşadığı sorunların, farklı kimliklerdeki halkların sürgünü ve imhasıyla çözüleceği düşüncesinde olan İttihat ve Terakki politikalarının izdüşümüdür. Ermeni genç Adis’in, halklara ölmek, öldürmek üzerine kurulu hayat dayatılırken, tutunduğu değerlerle başka bir hayata yol alışını okuyoruz. Çetin, ağır sınamalarla, sorgulamalarla dolu bir yolculuk… 

*  

Bilimsel bir yöntemle çalışmak ele alınan konuya objektif yaklaşmayı sağlar, kişisel yorumların önüne geçer. Romanın içeriği incelemeyi, edebiyat kuramındaki farklı yöntem, ilke ve kavramlarla da bütünlük içerisinde yapmamızı sağlıyor.Freitag Piramidi, kurmaca yapısının aşamalarını en net gördüğümüz ve yaygın olarak kullanılan yöntem olduğu için, özellikle romandaki kurgu tekniği ve yaratıcılık aşamalarını bu yöntemle inceleyeceğiz. 

İşleyişin anlaşılmasında kolaylık sağlayacağı için öncelikle Freitag şemasına bakabiliriz. Şema dramatik yapıyı oluşturan beş aşamayı kapsar. 

(Görsel, yazar tarafından üretilmiştir.)

Meryem’in Çiçekleri, şemada gördüğümüz matematikle uyumlu dört bölümden oluşmaktadır. Bunun yanında aşamaların yaratımında, kuramsal olarak nitelikli bir kurmaca olduğunu düşündüren yazı/kalem işçiliği örnekleri oldukça fazladır. Bu romanı değerli kılan da işte bu örnek işçiliktir.

*

Sergileme aşaması, romanın Nefes adını taşıyan ilk bölümüdür. Şemaya göre bu aşamada yazarın amacı çatışmanın yaşandığı dünyayı kurmaktır. Çatışma bunun sonucu olarak ortaya çıkar. Karakterler, anlatımın biçimi ve ortam gibi temel unsurlar bu kurucu bölümde yaratılır. Biz de bu unsurları ele alarak sergileme bölümünün değerlendirmesini yapabiliriz.  

“Anlatmaya nereden başlayacağım?” sorusu pek çok yazar için sorun olsa da Abdullah Ataşçı bunu “in medias res” kavramının başarılı bir uygulaması olan açılışla çözmüştür. İlk cümle, okura, her şeyi en başından, uzun uzun okumak zorunda kalmayacağının sinyallerini verir. 

“İshak ve Hristo’dan ayrıldıktan sonra cesetlerin, organları dört yana saçılmış leşlerin, dalları kopmuş, gövdeleri yarılmış ağaçların, paramparça olmuş büyük kayaların ve hepsini kısmen örten kara bir balçığın ortasında bulmuştu kendisini Adis.” (s.13)

Savaş gibi büyük bir afetin tarumar ettiği bir coğrafya okunur bu cümlede. Adis ve ondan sonra gelen Sinan’ı devam eden bölümler boyunca yaşadıkları zaman ve mekânın içinde tanırız. Karakterler, fiziksel özelliklerinden ziyade, kronotopların doğru kullanımı sonucunda toplumsal ve siyasal koşullar içinde var edilmiştir.  Temsil yeteneği güçlü karakterler sadece Adis ve Sinan değildir. Bütün karakterlerde bu özelliği görürüz. Fakat Adis, hakkında tehcir kararı alınan Ermenileri; Sinan ise bu kararı alan devleti, İttihatçıları temsil etmektedir. 

“Değirmenci, Adis’in çaresizliğinin emarelerini yüzünün ifadesinden; utandığını ellerini nereye koyacağını bilememesinden; acı çektiğini ve tuhaf bir şekilde bilendiğini gözlerini kısarak bir noktaya bakmasından; yola çıkmak, sadece gördüğü köyleri ya da insanları değil zamanı da bir şekilde geride bırakıp zihninden silmek istediğini ise dudaklarını ısırıp ısırıp kemirmesinden anladı.” (s.217) 

Kitaba adını veren Meryem’in çiçekleri, ters lalelerde dikkat çeken, özgün bir karakter yaratımı örneğidir. Romanın, (Wirginia Wolf’ten ilham alarak) kurmacada kadın temsiliyetinin ölçülerine göre yazıldığı rahatlıkla söylenebilir; Rehan, Gewre, Cavidan, Berivan… Buna karşın, belirgin bir anne figürü yoktur. İsevi inancını taşıyan Ermeniler için, Meryem hepsinin annesidir. Gözyaşlarından filizlenen ters laleler, Tebriz’den Malatya’ya kadar uzanan bir coğrafyanın endemik bitkileridir. Olayların yaşandığı coğrafyadır burası ve annenin yolladığı bu çiçekler, tıpkı bir anne gibi özlenen, kavuşulmak istenen her şeydir.   

Dilde kurulan anlatım biçimi, kıyıcı bir dönemin insani sorgulamalarını ve çıkarımlarını, dönemin ve geçtiği coğrafyanın kültürel ögelerini barındıran bir içerik taşıyor. Ataşçı edebiyatında aşina olduğumuz ve o coğrafyanın hafıza aktarım biçimi olan masallar, rüyalar ve mistisizm burada da kendini gösteriyor. Ancak bu anlatımların ayırıcı yanı, hakikatten uzaklaştırmak yerine ona yaklaştıran bir işlev görmesidir. Her masalsı anlatımın dayandığı sert bir hakikat, romanın katmanlarında okunmaktadır.

Nihayet tüm bunlarla çatışmanın özü dile getirilir; Adis’in bir hedefi, yaşamak için motivasyonu vardır. Kardeşi Rehan ve kuzeni Gewre’yi bulmak, alıp güvenli bir yere ulaştırmak… Paralelindeki hikâyede ise Sinan’ın Cavidan’la evlenip bölgede siyasi kararları hayata geçireceğine güvenilen bir devlet adamı olarak Diyarbekir’e gönderilmesi izlenir.  İlk bölüm böylece tamamlanır.

*

Minnet ve Arayış başlıklı ikinci ve üçüncü bölümü birlikte ele almak, şemaya uygun olacaktır. Görsele bakarak bile anlaşılacağı üzere bu bölümler hem nicelik hem de nitelik olarak da en geniş aşamalardır. Çünkü olay örgüsü, örgünün katmanlarla derinleşmesi, örgüyü görselleştiren sahnelerin yaratımı ve elbette tempo ve ritim buraya kelimenin tam anlamıyla ilmek ilmek işlenir. 

Romanda, aksiyondaki yükseliş kurguya dahil edilen yeni karakterler ve gelişen olaylarla sağlanmıştır. Ortam genel varlığını korumakla beraber, evlerin odalarına kadar mikro tasvirlerle büyütülmüştür. Yolculuk diye ifade ettiğimiz kesit de asıl olarak buradadır. Rehan ve Gewre’yi emanet bırakıldıkları evden alan Adis yola düşer. Dedesi Armen’in, başta Kürtler olmak üzere, yolculuğun geçtiği coğrafyadaki halklarla dostluğunun ve egemenler müdahale etmeden önce bir arada yaşamanın yarattığı dayanışmanın selamıyla yol alırlar. “Minnet” aslında dayanışma ve eşitçe bir arada yaşamanın adıdır çünkü. 

Olay örgüsünün doruğa ulaştığı yer romandaki tüm karakterlerin yersiz, yurtsuz ve belirsiz bir hayatta birleştikleri düğümdür. Şematik yorumda da doruk= doyum= düğüm noktası olarak adlandırılan bu bölümde romanın teması somuttur.

 “Arayış” kaybedilen huzuru ve güvenliği bulmanın umutlu ve meşru adıdır. 

“Baktılar ki gittikleri yerde de mutlu olamıyorlar o zaman yeni bir dünya aramak için bir daha düşeceklerdi yollara, ta ki onu bulana, ona sahip olana kadar bu arayışları asla bitmeyecekti.” (s.384)

Bu bölümlerde olaylar; son sığındıkları yer olan Mecit Ağa’nın konağındaki çatışmadan sonra Adis’in Sinan’la kader birliğine varması ve Diyarbekir’e gelişlerine kadar uzanır. Bu yan yana geliş, olan bitenin özeti gibidir adeta. Başlangıçta bir antagonizmayı temsil eden iki karakter, sürprizli geçişlerin sonunda, aynı saldıranlara karşı, canını birbirine emanet eden iki yoldaşa dönüşürler. 

Çatışmanın doruğu aynı zamanda düşmenin başladığı yerdir. Aksiyon yüksel(til)irken ortaya çıkan olay ve sorunların, çözülmeye başladığı yerdir. Doğal olarak, kurguda bu bölümde temponun iradi biçimde düşürülmesi gerekmektedir. Tempo düşerken okurun akışta kalması ve kitabı sonuna kadar okumaya sevk edilmesi, bu aşamanın doğru kurulmasıyla ilgilidir. Bunun da başarıldığını söylemek fazlasıyla mümkündür. 

*

Kurguya kazandırılan özellik açısından bu roman için söylenecek en doğru tanım adil olmasıdır. Sadece iyi ve kötü arasında bir adalet değil bu; her olgunun olumlu ve olumsuz karşılıklarını kurguda görmek mümkün. 

Romanın zamanını anlatan pek çok kurgu ya da kurgu dışı çalışmada, o dönem Hamidiye Alaylarına katılan Kürtlerin varlığı üzerinden, ağırlıklı olarak Kürt halkına yönelik olumsuz değerlendirmeler vardır. Burada aynı siyasal süreçten etkilenen bölgedeki tüm halkları kendi gerçeği içinde çok daha objektif bir pencereden izliyoruz. 

Romanda sık sık sahnelere dahil edilen kuşlar, benzer biçimde iyiye ya da kötüye yorulan bir şeylerin habercisi olabiliyor ama nihayetinde kuş yine kuş olarak varlığını sürdürüyor. 

Burada özel olarak ele alınması gereken ayrıntı, yazarın karaktere adil olmasıdır. Yazarın yarattığına karşı bu adaleti kurması, karakterlerin gerçek kimliklere bürünebilmesi için gerekli ve önemlidir. Romanda çevresi tarafından çok sevilen Mecit Ağa ve tetikçi, çetecilik yapan oğlu Abdo arasında geçen şu diyalog bu adaletin kuruluşuna örnektir: 

“Piçten başka bir şey olmadık senin gözünde. Büyüdüğümüzde iyi insanlar olmamızı umdun öyle mi, Mecit Ağa? Sen iyisin, biz kötüyüz, öyle mi? Sen fakir fukara babası, mazlumun can dostu, biz aşağılık insanlara kul köle, kimsesizlere gaddarız öyle mi, Mecit Efendi?” (s.368)

Kurguda gerçeklik açısından hakikate dayanan ama onu yeniden yaratım sürecinde işleyen bir tarz görüyoruz, yazarın bunu yazma evreninde oturmuş bir tarz olarak ustalıkla yaptığı da açıktır. Aynı dönemi anlatan birçok kurguda Talat Paşa’nın “meşhur” telgrafına yer verilmiştir. Burada olayları tetikleyen, insanların yaşadığı kötülüklerin sebebi olan bir Talat Paşa ve telgraf yine vardır. Fakat okur telgrafı değil, onun varlığının hayatın içindeki yansıma ve sonuçlarını görür. 

*

Veda adlı son bölüm şemadaki çözüm aşamasıdır. Şemaya bakınca fiziksel olarak da fark edilecek bir ayrıntı vardır: bu aşamanın seviyesi başlangıç aşamasıyla eşit değildir. Bunun kurmaca yapısındaki karşılığı, her şeyin durum değiştirmiş olmasıdır. Aynı zamanda karakterler de baştaki özelliklerinden farklı, yaşadıkları olaylar ve aldıkları kararlar sonucunda değişim geçiren kişilerdir. 

Değişimi güvenlik nedeniyle, zorunlu olarak bürünülen kimlikler temsil ediyor akış boyunca. Ermeniler Kürt, Kürtler Türk, Hristiyanlar Müslüman gibi görünmek zorunda kalıyorlar yer yer. 

Van’dan göçen bir ailenin Çukurova’ya doğru yol alışı ve Kadirli üzerinden Hemite adlı bir köye gidişleri, dönemi temsil eden yan hikayelerden biridir. Bu hikâye aynı zamanda Yaşar Kemal’e bir selamdır. Okurken bu vesileyle Yaşar Kemal ustamızı selamlıyoruz.

Hacı Süleyman’ın ailesiyle beraber Hemite’ye kadar gelen Sinan ve Cavidan İstanbul’a dönmeye karar verirler. Akdeniz’den İstanbul’a giden bir gemiye binerler. Antakya’ya varan Adis ve ailesi de Musa Dağ’da saklanan Ermenileri almak için gönderilen gemiye binerler. Dağda başlayan hikâye, yeni bir hayata doğru yol almanın ve her şeye rağmen ferahlık duygusunun temsilcisi olan denizde son bulur. Elbette her sonun yeni bir şeyin başlangıcı olduğunu güçlü imgelerle hatırlatarak…  

*  

Son olarak birkaç noktaya değinmek iyi olacaktır.

İlki metnin ekonomisi ile ilgilidir. İyi kurmacalarda gördüğümüz ekonomi, yani kurguda yer verilen her ayrıntının bir işlevi olması; gereksiz şekilde dahil edilmiş ya da dahil edilip atıl bırakılmış ögelere rastlanmaması, Meryem’in Çiçekleri’ni metin ekonomisinin planlandığı bir roman olarak tanımlamamızı sağlamaktadır.

Edebiyattaki yeri açısından hakikat ve hafızayı birleştiren bir güncel derleme olduğunu söyleyebiliriz. Bir Ada Hikayesi dörtlüsü, Musa Dağ’da Kırk Gün gibi Ermeni tehcirini işleyen klasik romanlarda okuduğumuz birçok hikâye parçasının burada hem birbirleriyle hem de 1915’in diğer hikayeleriyle birleştirildiği bir metin oluşturulmuş. Ermeni yerine Hay adlandırmasının tercih edilmesi, bir hafıza mekânı olarak Sülüklü Han’ın kurguda yer bulması gibi ayrıntılar bu bütünlüğü yaratan güçlü bağlar olmuş. 

Nihayetinde elimizde yöntemsel olarak benimsenmiş ve çağdaş yazın açısından kabul görmüş bir şemanın olması, çalışmaya mutlaka bir yön verir. Ama bunun içinin nasıl doldurulduğu, aşamalarda hayata geçirilen yaratıcılıktır asıl niteliği belirleyen. Araştırma süreci, bilgi ve deneyim, hakikate saygı, kurmaca tekniklerine vakıf olmak, bunları hayata geçirmek için gereken motivasyon ve disiplin; yaratıcı yazmanın koşullarıdır. Romanda hepsini görmek mümkün.

Edebî değerini kurarken aynı zamanda umut ve insanlık adına değer üreten bu roman için Abdullah Ataşçı’ya kalbimle teşekkür ediyorum. 




HOŞ CİNAYET'TEN YOLA ÇIKARAK KANDAN ADAM'I OKUMAK

  Hoş Cinayet ’ten yola çıkarak Kandan Adam ’ı okumak “Abdullah Aren Çelik'in  Kandan Adam 'ı da gösteriyor ki çağdaş romanda polisi...