Bu dostlukta saz hep var, en güzel sohbetlerde, doğumlarda, yitimlerde, hayatın başka başka yüzlerinde dostu Erdal Öz’e sazıyla eşlik eden bir Livaneli var. Öz’ün ölüm haberi üzerine “sazın teli koptu” diyor Livaneli, yaşadığı kaybın büyüklüğünü daha iyi anlatacak bir söz yok.
Doğru ilişki bulunmaz, kurulur ya da oluşturulur. Sazın Teli Koptu kitabını okumak, bu gerçeği netleştiriyor.
Can Yayınlarından çıkan ve Erdal Öz - Zülfü Livaneli dostluğunun belgelerini içeren kitaptan söz ediyorum. Kitapla ilgili paylaşımlara bakınca çoğu kişinin, bir solukta okudum, dediğini görüyorum. Benim için öyle olmadı bu okuma süreci. Her sözün, içeriğindeki her düşüncenin üzerinde satır satır durdum.
Söz konusu olan Erdal Öz ve Zülfü Livaneli, bu ülkenin tarihinde yer tutan, kültür-sanat hayatına yaptıklarıyla ve düşünceleriyle yön veren, birçok konuda yön gösterme misyonunu taşıyan iki büyük isim çünkü. Deneyimlerimi ve bilgilerimi gözden geçirdiğim, yenilerini öğrendiğim, daha derine indiğim bir okuma oldu benim açımdan. Yayıncılık, göçmenlik, II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da kültür-sanat hayatı, hikâye anlatıcılığı, kültürel hegemonya ve sağcılaşma, çocuk kitapları yazarlığı, türküler ve müzik, enternasyonalizm, popüler kültür, yerel değerlere karşı evrensel sorumluluk, dayanışma, dostluk… Ama kapağı kapattıktan sonra sadece bir büyük, meşakkatli, onurlu yaşam çabasının adı kaldı aklımda: İnsan kalmak.
Yakın zamanda yapılan iki çalışmada Livaneli’nin sanat anlayışı ve düşünce dünyasına ilişkin önemli ayrıntılar okumuştuk. Zafer Köse’nin yazdığı Son Ozan ve Barış Yıldırım’ın yazdığı Geniş Merdiven Müzik Yazıları kitaplarıydı bunlar. İkisini de yakın dönemde okumuş biri olarak, Sazın Teli Koptu’yu okurken oralardan parçalar halinde aldığım “Livaneli bilgisi” de daha bütünlüklü hale geldi. Neyi nasıl yapmış, neyin üstüne neler katmış, neden öyle düşünmüş, sebep neymiş sorularının cevapları kitaptaki mektuplarda ve ara metinlerde yer alıyor.
Nazım Alpman beş yıl önceki bir yazısında aydın tavrına ilişkin şöyle diyordu: “Türkiye’de aydın olmak, onurlu yaşamak, hele ki solcu kalarak bu tavrı sürdürmek geçmişten günümüze her zaman çok zor olageldi. Egemenler her zaman bir ‘bedel’ istediler ve bu bedeli de ödettiler.” Nâzım Hikmet’ten bugüne aydınlarımız ve sanatçılarımız hep iktidarların gadrine uğrasa da üretmekten ve sözlerini söylemekten vazgeçmediler. Fakat günümüz dünyasının ve Türkiye’nin geldiği noktada işler biraz daha zor, karmaşık bir hal almış durumda. Aydınlar-sanatçılar artık sadece iktidarların değil, onların pespaye sağcı kültürünü yeniden ürettiği toplumun da gadrine uğruyorlar. Bir iddiası olan ve göz önünde bulunan neredeyse bütün sanatçılar dedikoduya, kişisel ve yüzeysel değerlendirmelere, aşağıya çekme çabalarına maruz kalıyorlar. Livaneli de bunlardan azade olamıyor maalesef. Onun bu durumlara bakış açısı ve yorumlama biçimi, Sazın Teli Koptu’yu okuyan herkeste kalıcı bir etki yaratacaktır.
Orhan Kemal’den söz ederken; “o yiğit, kahırlı usta” diyor. Yazarların, en büyük sorumluluğunun okura karşı olduğuna değiniyor. Okura yer açmak, biçimi okurun kültürel, sosyal, siyasal durumuna göre oluşturmak, metin kurmak üzerine kafa yoruyor.
“Kitaplarının beşinci baskıda olduğunu okudum gazetelerde. Yürekten kutlarım. Sel gider, kum kalır hesabı, iyi bir iş her zaman seçiliyor; zaman içinde yerini alıyor” diye yazıyor Erdal Öz’e.
Parasızlıkla boğuşup para konuşmaktan ar etmek, yanlışını eksiğini özeleştiri olarak samimiyetle dile getirmek, sorunları toplumsal bağlamıyla, yani gerçekliği içinde ele alıp kişiselleştirmeden çözmeye yönelmek, bir konuda çalışırken hazırlık sürecinde titizlik, özen ve bilinçle hareket etmek de bu kitaptan ve ustalardan öğrendiklerimiz arasında yerini alıyor.
Sanatın hangi alanında olursak olalım; slogan atmaktan, kaba-yüzeysel yaklaşmaktan, haset ya da fesatlık ederek varlık sağlamaya çalışmaktan çok daha büyük bir ahlaki evrenin varlığına tanık oluyoruz.
Yılmaz Güney’den, Ahmet Arif’e nice değerle karşılaşıyoruz satır aralarında. Ahmet Kaya ile ilgili söyledikleri en öğretici olanlar arasında. “Müzikte boynuz kulağı geçer; diğer sanat dallarında da bu böyledir ama müzikte özellikle böyledir. Daha sonra Ahmet Kaya da beni solladı. Ben Deniz Gezmiş’i, Mahir’i söylüyorum, sonra Ahmetçim çıkıyor. (…) Ahmet’in milyonlar satan bir sanatçı haline gelip bizi kenarda bırakması çok normaldi. Ben de ilk günden son güne her zaman Ahmet’e destek olmaya çalıştım. Asla önünü kesmeye, arkasından onu kötülemeye kalkışmadım. Bizde maalesef bu çok görülür; belki de bir tür özgüven eksikliğinden kaynaklanan bir tutumdur.” Birbirinizle ilişkilerinizi bir daha gözden geçirin diyor adeta.
Yazar isimleri, kitap adları, şiirler, filmler derken koca bir liste çıkıyor, bakılacaklar, öğrenilecekler arasına katılıyor.
Geçmişte Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi ustaların yaşadıklarını da okuyoruz bu kitapta. Ağacın kurdu içinden oluyor, fakat hakikat öyle güçlü bir mümkün ki, eninde sonunda geriye o kalıyor. “Bu devrin insanları, faşizmle, hapisle, sürgünle, parasızlıkla boğuşan o dönem sanatçılarını anlamıyor. Her şeyi paradan ibaret sanıyorlar.” Ufkumuz genişliyor, anlama çabasının ne denli önemli olduğunu öğreniyoruz bir kez daha. Onları okumanın, Onlardan öğrenmenin kazandırdığı böyle bir düşünsel etki var işte. Büyüklük de tam burada ortaya çıkıyor.
“Erdal Öz, Livaneli’nin mektuplarını saklamakla kalmadı, bunları bilgisayara geçirip notlandırdı; bugün elimizde mektupların aslı olmasa da Öz’ün hazırladığı ve anlaşılan yayımlamayı düşündüğü bu dosya var. Öz’ün Livaneli’ye yazdığı mektuplardan yalnızca ikisi elimizde; Livaneli tüm mektupları saklamış ve yıllar önce Öz ailesine teslim etmişse de bu kitap fikri doğduktan sonra o dosyayı bulmak mümkün olmadı. Bulunduğunda, bulunursa, elbette bu kitabın genişletilmiş baskısında okura sunulacak.”
Erdal Öz ve Livaneli kırk yıllık bir dostluğu üretmişler, hem de en zor koşullarda. Bir an bile birbirlerini düşünmeden zaman geçirmemişler. Hemhal olmakla, diğerkâmlık hep iç içe kurulmuş, örülmüş, yaşanmış. Cem Akaş da, kendi ifadesiyle bir dönemin panoramasını görünür kılacak derinliğe sahip bu dostluğun mektup ve belgelerini derleyerek okur-yazarların bir şeyler öğreneceği, ilgilisinin daha çok şey öğreneceği bu kitabı ortaya çıkarmış.
Bu dostlukta saz hep var, en güzel sohbetlerde, doğumlarda, yitimlerde, hayatın başka başka yüzlerinde dostu Erdal Öz’e sazıyla eşlik eden bir Livaneli var. Öz’ün ölüm haberi üzerine “sazın teli koptu” diyor Livaneli, yaşadığı kaybın büyüklüğünü daha iyi anlatacak bir söz yok. Livaneli’nin vurguladığı gibi, “Bir insanın dünyası, dinlediği müzikle, okuduğu kitapla, yürüdüğü yolla bütünleşir.” Ancak böyle bir bütünlük yaratılınca, insan karşısındakine “Senin zülfün benim telim değil mi” diye seslenir.
Umut Şener: Gençliğini özleyen bir nesil olarak büyüdük
Yayınlanma:
Uzun yıllardır ekoloji, edebiyat alanlarında üreten yazar Umut Şener'le hikayelerle nasıl buluştuğunu konuştuk. Şener, "Felsefi ve kuramsal açıdan hayatımın merkezinde böyle iki güçlü bilim sanat alanı olduğu için yolum hep hikayelerden geçiyor" dedi.
Esra ÇİFTÇİ
Kadın, dil, çocuk, Ortadoğu, toprak-tarım, güncel ekonomi-politika ve Marksist ekoloji konularında çalışmaları bulunan Umut Şener, çeşitli platformlarda ve kişisel blogunda yayımladığı söyleşi, makale, öykü ve incelemeleriyle tanınıyor. Sınırsız Kitap etiketiyle yayımlanan '6 Şubat Notları Sana Dair' ve 'Senem' isimli kitapları bulunan yazar, editör ve yaşam savunucusu Şener, hikayelerle nasıl buluştuğunu Artı Gerçek’e anlattı.
Yazma süreciyle ilgili on yıllık siyasi mahpusluğuna da değinen Şener, "O dönemin bendeki izlerini ve bana kattıklarını hiçbir zaman yadsımam. Fakat bu yaşam örgütlü, kolektif bir yaşamdır. Bu nedenle örgütlü yaşamımın dışarıda ya da hapishanede geçen anlarını sözlü ya da yazılı olarak anlatmıyorum. Bu iradi bir tercih. Çünkü yaşanan hiçbir şey sadece bana ait değil, kişisel bir hikâye olarak kullanmayı da ahlaklı bulmuyorum” diyor.
'GENÇLİĞİNİ ÖZLEYEN BİR NESİL OLARAK BÜYÜDÜK'
Umut Şener kimdir? Bize kendinizden bahseder misiniz lütfen?
12 Eylül sonrası dünyaya gelen ve tam da dönemin ruhuyla adı Umut konulan çocuklardan biriyim. Babamın kamu emekçisi olması sebebiyle büyürken Anadolu’nun birçok yerini görme olanağım oldu. 1991’deki büyük madenci yürüyüşü sırasında ben çocuktum. Bu tanıklık hayatımdaki ilk sınıfsal sorgulamadır. Sonrasında Sivas Katliamı yaşandı. Peşinden Gazi katliam ve direnişi, ’96 ölüm orucu ve süresiz açlık grevi direnişleri… Hepsi benim politikleşmemde derin yeri olan toplumsal olaylardır. Lise yıllarıyla birlikte örgütlü mücadele de hayatımdaki yerini aldı. Üniversitede Cebeci kampüsünde Gazetecilik bölümü öğrencisiydim. Hem ülke hem de üniversiteler en politik ya da bugünden geriye bakarak söylersem son politik dönemini yaşıyordu. Ulucanlar Katliamı, Burdur operasyonu ile F tipi hapishanelere giden süreç ve bugün tüm toplumu esir alan tecrit politikası 19-22 Aralık hapishaneler katliamı ile hayata geçirildi. O günden sonra da kimse iflah olmadı bence. En azından bizim kuşak böyle. Çok genç yaşımızda gençliğini özleyen bir nesil olarak büyüdük bizler. Oradan sonrası benim için de gözaltılar, işkence, mahpusluk, sürgün vb. ile geçti başka birçok dönemdaşım gibi. 2020 yılında Şakran Hapishanesinde kanser olduğum anlaşıldı. Yüksek dereceli metastatik mesane kanseriydi. Çok hızla dördüncü evreye geçti. Hapishane koşullarında hiçbir tedavi almadığımı ve tedavimin engellendiğini söylememe gerek yok sanırım. Ailemin ve değerli avukatlarımın çabası ile 2020 Nisan ayında tahliye edildim. Zaten tutukluydum fakat ülkedeki infaz sistemi tutuklu-hükümlü ayrımı yapmıyor. Nitekim bu dosyadan 30 yıl “ceza” verildi ve dosya şu an Yargıtay’da.
'HAYATIMDAKİ HİÇBİR ŞEYİ HİÇ KİMSEYE BORÇLU DEĞİLİM VE BU BENİM EN BÜYÜK GÜCÜM'
Yeni bir yaşam diyebilir miyiz bundan sonrasına?
Evet, ben de öyle adlandırıyorum; ikinci hayatım diyorum, 15 Nisan’ı da ikinci doğum günüm olarak kutluyorum. Hapishaneden ölümün kıyısında bir hasta olarak sedye ve ambulansla çıktım. Ankara’ya geldim. Tedavim başladı, haziran ayına kadar hayatta kalıp kalmayacağım belli değildi. Sonrasında tedaviye cevap verdi vücudum. Ağır bir süreç oldu tabii, sağlık başta olmak üzere hayata dair her şeyi sıfır olarak yaşadığım bir süreçti. On sekiz yıldır ayrı olduğum ailemle böyle olağanüstü koşullarda yeniden tanıştım. Ev bana çok yabancı bir kavramdı ve ben aynı zamanda ev hapsindeydim! Organ kaybı, vücut bütünlüğümün bozulması ve protez idrar torbası ile yaşama devam ettiğim bir büyük ameliyat sonrasında hayata tekrar tutundum. Bu süreçte kemoterapinin yıkıcı etkisini azaltmak için Almanca öğrendim. Biraz ileri gitmiş olabilirim. Üniversite sınavına girdim, yeniden lisansa başladım. Önemli bir kısmı yatakta geçen bu süreci aktif olarak okuma ve bir süre sonra da yazma merkezli bir yaşama dönüştürdüm. Kendimle yeniden tanıştım. Yeni bir beden, ömürlük bir protez, sağlık ve kişisel bakımımı öğrenmek, yeni duruma göre yeniden kurulan toplumsal, sosyal, siyasal ilişkiler… Aldığım nefes dahil hayatımdaki hiçbir şeyi hiç kimseye borçlu değilim ve bu benim en büyük gücüm.
Anlatıcı değil hikâye toplayıcıyım aslında. Uzun yıllardır ekoloji ve edebiyat çalışmaları yapıyorum. Felsefi ve kuramsal açıdan hayatımın merkezinde böyle iki güçlü bilim sanat alanı olduğu için de yolum hep hikayelerden geçiyor. Bence hikayeler ekolojinin edebiyatla en çok buluştuğu yer. Ben yazmayı tercih eden biri olarak, anlatmaya dair bazı bilgiler edindim. Ama çok daha öncesi var bu işin. Kendimi ifade ederken yazmayı tercih ederim. Tıpkı birinin ezgilenmiş seslerle, bir başkasının çizerek kendini ifade etmesi gibi, benim yöntemim de bu. Bunda uzun hapishane yıllarının yazmaya dayanan iletişim zorunluluğunun da payı büyük. Bilirsiniz herhangi bir konuda tercih yapmak için öncelikle bilgiye ihtiyacınız vardır. Burada bir başka tercihimden de söz etmem gerektiğini düşünüyorum.
'YAKLAŞIK ON YILLIK BİR SİYASİ MAHPUSLUK SÜRECİ DE VAR HAYATIMDA'
Yaklaşık on yıllık bir siyasi mahpusluk süreci de var hayatımda. O dönemin bendeki izlerini ve bana kattıklarını hiçbir zaman yadsımam. Fakat bu yaşam örgütlü, kolektif bir yaşamdır. Bu nedenle örgütlü yaşamımın dışarıda ya da hapishanede geçen anlarını sözlü ya da yazılı olarak anlatmıyorum. Bu iradi bir tercih. Çünkü yaşanan hiçbir şey sadece bana ait değil, kişisel bir hikâye olarak kullanmayı da ahlaklı bulmuyorum. Bir dönem tiyatro ile hem sahne önünde hem arkasında ilgiliydim. Ankara bu anlamda çok verimlidir. Bir defa AST gibi bir kurumun varlığı bile ruhunuz şekillenirken ona esin verir. Mesela Rüştü Asyalı ile tirat okumaları yapmışlığım vardır. Rutkay Aziz, Altan Erkekli, Yılmaz Demiral, Özgür Başkaya, Metin And, Süreya Karacabey doğrudan ya da dolaylı olarak hayatıma dokunan isimler arasında ilk aklıma gelenler… Bunlar benim için önemli izler. Daha sonra hapishane yıllarında ve devrimci mücadele içindeyken de sık sık kitleye hitap ettiğim çokça zaman var kişisel hikayemin bazı yerlerinde. Dolayısıyla sözel anlatıcılık yabancı olduğum bir alan değil.
'EDEBİYATIN MUTFAĞINDAYIM'
Çok yönlü biri olduğunuzu tahmin edebiliyorum. Hayatınızın merkezinde ve ayrıntılarda neler var? biraz anlatır mısınız?
Kitaplar, çocuklar, tohum ve toprak hayatımın merkezinde yer alıyor. Afet vb. durumlarda daha sık olmak üzere dezavantajlı(laştırılmış) çocuk gruplarında oyun terapisi, yaratıcı drama gibi gönüllü dayanışmalarda uzman/ eğitmen olarak yer alıyorum. Ekoloji alanındaki çalışmalarımı sınıf bakış açısıyla ve Marksizm’le çerçeveli olarak sürdürüyorum. Biyoçeşitlilik, gıda-egemenliği ve kooperatifçilik temel çalışma konularım. Edebiyatın mutfağındayım. Bağımsız editörlük yapıyorum, avantaj ve dezavantajlarını da yaşıyorum her dosyada. Editörlük müthiş keyif aldığım bir alan. Fanon’dan Frankl’e uzanan güncel- sınıfsal bakış açısıyla metinlere bakıyorum. Umut’un kendi insanlığı adına anlam arayışı sürüyor. Bunlarla birlikte kısa, orta, uzun dönemli çalışmalar da yapıyorum. Devam eden yazı çalışmalarım var. Uzmanlaşmaya yönelik çalıştığım programlar var. Dayanışma faaliyetleri var. Yürümeyi, şarabı ve şiir okumayı çok severim. Bir arkadaşımın tabiriyle sıkıştırılmış dosya gibiyim. İçimden daha neler çıkacak ben de merak ediyorum. Yeni hayatımın hikayesi böyle yazılıyor zaten.
'TOPLUMSAL HAFIZANIN EN GÜZEL KAYITLARI HİKAYELER VE MASALLARDIR'
Sizinle ilgili anlatıcı bilgisine bakınca “hakikatle hafıza arasında bir yerde yaşar” yazdığını gördüm. Bu ne demek?
Devamında da şöyle yazıyordu: “Toprağın, tohumun, suyun ve rüzgârın hikayesini edebiyatın olanaklarını kullanarak aktaran bir hafıza taşıyıcısı.” Resmi ikametim Ankara olsa da yaşadığım, nefes aldığım yer tam olarak bu cümledeki uçsuz bucaksız saha. Hafızanın korunması, kaydedilmesi hakikatin korunması için şart. Her şeyin tüketildiği ve manipüle edildiği bu barbar çağın yok ediciliğine karşı hakikati savunmak için hafızaya sahip çıkmak gerekiyor da denilebilir. Toplumsal hafızanın en güzel kayıtları hikayeler ve masallardır. Her ne kadar “hikâye anlatıcılığı” bir performans alanı olarak yakın bir zamanda duyulmaya başlanmış olsa da kültürel olarak bu toprakların hiç yabancısı olmadığı ve geleneksel edebiyatımızın da bel kemiğini oluşturan bir sanattır. Tam orada yaşıyorum ve bundan çok büyük haz alıyorum.
'HİKAYE AVCISI DEĞİLİM'
Hikayeleri nasıl topluyorsunuz ve nasıl aktarıyorsunuz?
Bu soruyu çok sevdim. Eğer hayatın bir noktasında “hikâye nedir?” sorusuna cevap verebiliyorsanız bu konuda hiç yokluk çekmezsiniz. Hikâye kovalamıyorum ama herhangi bir ayrıntıda hikâye unsurunu, özelliklerini hissedersem onun peşine düşüyorum. Bir ayağım Amed’de yaşıyorum zaten. Orada yoldan rast gele insan çevirseniz doğal anlatıcıdır. Binlerce hikâyenin toplamından oluşan büyük hikayesiyle kadim Amed en nitelikli tedarikçim. Burada da yine bir etik ölçüden söz etmem lazım. Hikâye avcısı değilim, toplayıcılık ve taşıyıcılık yapıyorum. Bunu yaparken hikayesini sunanların istek ve güvenlikleri benim için öncelikli her zaman. Paylaşma konusunda da aynı biçimde rıza almadan bana verilmiş hiçbir şeyi hiçbir şekilde paylaşmam. İmkân varsa sözlü kayıtlar alıyorum, sonrasında onları yazılı hale getiriyorum. Not alma imkânım yoksa aklımda tutup ilk fırsatta metne dönüştürüyorum. İyi bir hikâye arşivim var. Aktarım açısından en özen gösterdiğim yanı hikâyenin toplumsallaşması ve hafızanın bir parçası olarak yeniden üretilmesi. Bunu sağlamak için hikayeleri bir şeyleri anlatmanın aracı haline getiriyorum, evet en çok bunu yapıyorum. Makale yazarken, sunum hazırlarken, inceleme yazıları yazarken bağlamın oturtulmasında çok işlevli oluyor hikayeler. Ara sıra çalıştığı temayı, konuyu işleme biçimini bildiğim yazar arkadaşlarıma veriyorum. Kurgu yani öykü ve roman yazarlarına tabii. Onlar da kişisel yanlarını eleyip hikayesini kurguya dahil ediyorlar. Dediğim gibi, hikâyenin toplumsallaşması ve hafızanın bir parçası olarak yeniden üretilmesi benim için önemli. Aldığım hikayeleri bir amaca, mücadeleye de katkı sunacak biçimde yeniden sahiplerine teslim etmiş oluyorum böylece. Çünkü hikâye hırsızlığı yapmak çok büyük bir ahlaksızlıktır.
Eklemek istediğiniz bir şey var mı?
Sanırım ilk kez kendimden bu kadar bahsettim. Çok keyifliydi. Teşekkür ediyorum verdiğiniz güven ve emeğiniz için.
UMUT ŞENER HAKKINDA
Umut Şener 1981 yılında doğdu. Ankara Kurtuluş Lisesini bitirdi. Ankara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik bölümünü siyasi nedenlerle yarıda bıraktı. Yaklaşık on yıl mahpusluk yaşadı. Mahpusken kanser olduğunu öğrendi. 2020’de tahliye edildi. Tedavisi hala devam ediyor. Ankara Üniversitesi Ziraat Fakültesi’nde Tarım Ekonomisi lisans öğrencisi. İngilizce ve Almanca biliyor.
Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim, Ben Bermal kurgu denemeyecek kadar hakikate yaslanan, hakikat sayılamayacak kadar iyi kurgulanmış bir kalem işçiliğine sahip.
Daha romanın girişinde derin, görsel değeri yüksek bir karşılamayla, iyi işçilik yaptığını gösteriyor Deniz Fark Zeren. Aklıma ilk gelen, çocukluğumdan beri ezbere bildiğim, Sabahattin Ali’nin “Arap Hayri” öyküsünün girişi oldu. Başlangıç referansı yerli edebiyatın yüz akı bir isim olunca da üzerine yazmak konusundaki düşüncem, kesinlikle yazılmalı ve okutulmalı cümlesiyle yer değiştirdi; elbette bunda Deniz Faruk Zeren’in şiirler ve öykülerle, her defasında hem kendi ürettiklerinin hem de edebiyat mirasının üzerine eklemeler yaparak yarattığı yazarlığın payı da yadsınamaz.
Vekil öğretmen olarak köyde çalışan ve dönemin getirdikleriyle politikleşen Mazlum Samsa’nın hayatı, bölgede mücadele eden bir kadın olan Bermal’le tanışmasıyla değişir. Roman, Ahmed Arif’in “dövüşenler de var bu havalarda” dizesiyle işaret ettiği kimliksiz yaşayanları anlatıyor. Bilmediğimiz, görmediğimiz, bilerek görmezden geldiğimiz ama varlığı apaçık gerçek olan ve bizimle aynı dünyada, ülkede, şehirde, hatta kasabada nefes alanları, aldığı nefesin hakkını vermek için yollara düşenleri ele alıyor.
“Hikayeler güzel sözler serpiştirmek için yazılmaz Mazlum Samsa, güzel sözler hikayelerde kendini bulur.” (s.27)
Romanda birinci derece karakterler, Mazlum Samsa, Bermal ve Celal’dir. Burada romana ismini veren Bermal karakterinin işlenme biçimine özellikle değinmek gerekiyor. Bermal, romanın başkarakteri Mazlum’a hem somut hem soyut boyutta eşlik eder. Fiziksel olarak romanın başında ve sonunda görülür. Fakat, fiili olarak görülmediği tüm anlarda da ruhsal ve psikolojik atmosfere dahildir. Mazlum Samsa, ona hayranlık ve bağlılıkla harmanlanmış duygular taşır. Birine ilgi duyan insan, her şeyi ona söyleme ihtiyacı hissettiğinde ilgisinin farkına varır. Mazlum’u sık sık Bermal’e bir şey söylerken görürüz, tabii içinden… İşte Bermal karakteri bunlarla hem pek görünmeyen hem de her anda var olan bir karakter olarak yaratılmış. İkinci dereceden kurguya katılan karakterler, Ali Sertaç, Sarı Derya, Azad ve Hasan’dır. Tamamlayıcı karakterler olarak Panter (at), Nenecik, Vahag Usta, Anêşîn, Ali İhsan, Erkan ve kasabadan bazı aile, esnaf, zanaatkar öne çıkar.
Kurgu örgüsü, karakterleri de kolayca tasnif etmemize elverişli bir kapsayıcılığa sahip. Örgü, iki kişi arasında başlayıp, giderek genişleyen bir iletişim ağı üzerine oturtulmuş. Üstelik, roman çok doğal ve anlatıma katmanlar ekleyen, olay ve durumların derinleşmesini, yeni boyutlar kazanmasını sağlayan bir işleyişle ilerliyor.
Örgünün niteliğini belirleyen çatışma unsuru, tıpkı hayatın içinde olduğu gibi temel ve yan çatışmalar olarak yaratılmış. Toplumsal ve sınıfsal sorunlar söz konusu olduğunda temel çatışma ezen ve ezilen, sömüren ve sömürülen gibi net taraflar arasında. Burada da söz konusu olan her anlamda bir toplumsal mücadele olduğu için temel çatışmayı hak alma mücadelesi verenlerle, onların haklarını gasp edenler arasında yaşanan bir çatışma olarak tarif edebiliriz.
Yan çatışmalarsa, insan olmanın her haline vurgu yapan, temel çatışmanın da asli unsuru olan insanın değişirken, dönüşürken yaşadığı sancılar yani insanın kendiyle savaşı biçiminde belirginleşmiş. Che’nin tanımladığı “yeni insan” olma mücadelesi, romandaki çatışmayı kuran teorik-politik zemindir. Feodal değerlerin de eşlik ettiği bir toplumsal yeniden şekillenmenin özneleri, bu zeminde hayatla, birbirleriyle ve kendileriyle kıyasıya çatışır. Mazlum’un Bermal’e karşı duyguları ekseninde, mücadele eden insan ve sevdanın çatışması, örgütlenen gençlere karşı hissedilen sorumluluk ve sahiplenme duygusuyla iç içe geçen koruma çabasında yaşanan çatışma “yeni insan”ın çatışmalarıdır. Hem kasaba hem de insanları açısından diyalektiğin “çelişki içtedir” kuralı bu çatışma sahnelerinde somuttur.
Mekân, Kürt halkının yaşadığı küçük bir kasaba olan Karaova’dır. Burası hem sosyolojik hem de coğrafi olarak kırsal diye tanımlanan bir alandır. Güce tapması, kötülüğü ve iyiliği birlikte barındırması, ortalama bir yaşam seviyesinde, aynı haklar ve haksızlıklarla birlikte yaşayanların köhne, küçük, bakımsız, yer yer kararmış yaşam alanıdır Karaova.
Doğaya bağlılığın, özellikle ağaçlarla kurulan ilişki üzerinden tasvir edilmesi, mücadelenin konusu olarak dile getirilmesi vb örnekler mekânı tamamlamış. Anlatılan bölgede onlarca yıldır devam eden bir eko-kırım söz konusu. Yaşamın yok edildiği koşullarda, çözümü sorunu yaratandan beklemenin yetmeyeceği, çözüm isteyenlerin de yapması gerekenler olduğu, çıplak dağlara ağaç dikmek gibi önerilerle, didaktizme düşmeden verilmiş.
Olayların (ya da romanın) zamanını şu cümleden çıkarabiliriz: “Karaova askeri darbeden sonra geçen on iki on üç seneden sonra yeniden gelmelere gitmelere tanıklık ediyordu.” (s.62) Anlaşılıyor ki, zaman doksanlı yılların başı, ilk yarısıdır. Tabii Türkiye’nin doksanlı yıllarında, özellikle de ülkenin doğusunda katliamlar, infazlar, kayıplar, on binlerce insanın yaşamını etkileyen pek çok olay yaşanmıştır. Kronolojik bir sayıdan ziyade bu romanın asıl zamanı, bu sosyo-politik zamandır.
Engels’in “zorunluluğun bilince çıkarılmış halidir.” dediği gönüllülük ve meşruluk üzerinden romanın bağlamı kurulmuş. Bir şey yapmayanın bile başına bir şey gelmeyeceğinin garantisi olmadığını somut olarak gösterecek kadar sert koşullar egemendir.
Dil ve ona takdire şayan bir uyumla yaratılan içerik hem yerel söyleyişi hem de günümüzün nabzını yakalayan bir evrenselliği içeren, içten ve oldukça zengin bir dille ifade edilmiş. İmtina edilen bir konuda yazılmış olmasına, yok sayılan bir dilin iklimine ait (“deq” gibi özel) kelime ve söyleyişler içermesine rağmen zengin bir edebi dil kurmayı başaran Deniz Faruk Zeren söz oyunlarıyla, sözü bükmenin doğru örneği olarak nitelendirilebilecek bir eser meydana getirmiştir. Örneğin, olumsuz bir durumu anlatmak için kullandığımız “Karadeniz’de gemilerin batması” Deniz Faruk Zeren tarafından tersine çevrilerek yeni bir ifade biçimine bürünmüştür: “denizde gemileri yüzüyor” mutluluğun ifadesi olmuş.
İster kurgu ister kurgu-dışı yazın söz konusu olsun, edebiyatla teması olanların kendini güçlendireceği kaynakların başında hikayeler gelir. Zeren hikâye toplayıcısı ve anlatıcısı olma kumaşını taşıdığını Ben Bermal’le göstermiştir. Usta Mamo temsilinde, tırnaklı ekmek yapımı, bir matbaa makinasının kullanımı, Vahag Usta’nın evin tadilatı sırasında anlattığı kadim mimarlık hikayesi, Makbule annenin anlattığı nar ağacı hikayesi yazarın toplayıp dağıttığı hikayelere örnek olarak verilebilir. Bu küçük hikayeler, romana kültür-hafıza taşıyıcılığı niteliği vererek eseri güçlendirmiş. Hikâye hırsızlığı diye adlandırılabilecek, kendi yaratmadığı hikayelerle yazanlarda rastladığımız yazınsal kötülükten kaçınarak, kendi emeğini doğru kodlarla büyütmek bilinçli bir tercih.
Arka kapak yazısı da bu kurgunun ne kadar iyi olduğunun göstergesidir adeta. Romanın farklı bölümlerinden alınarak birleştirilmiş cümleler pekâlâ bir paragraf gibi okunuyor.
Basıldığı günden bu yana Ben Bermal ekseninde yaşanan başka gelişmeleri de bu göstergelerin arasına eklemek gerekir düşüncesindeyim. Deniz Faruk Zeren’e gönderilen okur dönüşleri, sosyal medya paylaşımları yazanla okuyan arasında bir bağ oluştuğunu gösteriyor. Esere dair rastladığımız yapay zekâ görselleri de oldukça ilgi çekici. Yazarak görselleştirme ya da klasik ifadeyle göstererek yazma bu romanda çok iyi yapıldığı için, sahneler nerdeyse gözümüzde canlananın aynısı ya da çok benzeri olarak çizilebilmiş.
Yine, söz sanatı olarak yaratılan ritim yazarın şair yanından kaynaklı. Yerel söyleyişteki, cümle sonlarında kullanılan “…le” ünlemiyle ritmi sağlamak çok doğal ve akıllıca bir tercih. Parolalar, özel işaretler de benzer örnekler. Bu romanı okuyup da “Cello, cirto, ispirto”yu diline dolamayan olmamıştır sanırım.
Tüm bunlar ışığında romanın teması umuttur. Umut, konunun işlendiği hikâyede; heyecan vermesi, yıkıcılığı, yaratıcılığı gibi değişik boyutlarıyla buram buram hissedilmektedir. Zaten Deniz Faruk Zeren, birçok yazar için ateşten gömlek olarak görülüp, dokunulmayan bu konuda bir roman yazarak umuttan yana sorumlu bir tavır taşıdığını göstermiş. Yazar, katıldığı bir programda şöyle diyor, “Okur iki yüz sayfa kitap okuyacak ve bir küçük umut bile almadan kitabı bitirecek. Bunu yapma hakkım yok.”
Çetin koşullarının tam ortasında yer alan bir karakter olarak Bermal’in hayatının ayrıntılandırılmaması, romanda eksik kalan yan olarak öne çıkıyor. Bermal’in duygu dünyası, hesaplaştığı bağlar, özlemleri, değişen ve değişmesi gereken yanları ya da çocukluğuna dair bölümler de okumak isterdim. Yazmanın olanakları biraz daha kullanılarak bu kısımlar çoğaltılabilirdi. En çok da Mazlum’un Bermal’i sayıkladığı düşünsel sorgulama anları buna uygundu diye düşünüyorum. Çünkü bu nitelikli kurgu, görmezden gelinen bir yerlere bakmayı sağlıyor. Orada daha fazla şey gösterilebilirdi.
Deniz Faruk Zeren’in öykülerinden aşina olduğumuz diyaloglar romanda da çok yerinde kurulmuş. Yine tasvirler, mekân anlatımları bazen sayfa boyu süren ama hiç kopmayan, akıp giden tek bir cümlede ifade edilmiş. Orhan Kemal, Yaşar Kemal gibi ustalardan aldığımız okuma lezzetini yaşatabilecek, kalemi geleceğe dönük isimlerden biri Deniz Faruk Zeren.
Kalemine umut bezeyen, kadın özgürlük mücadelesini hak ettiği biçimde dert edip, hayatın ortasından anlatan, ekolojik mücadeleyi demokrasi mücadelesinin ayrılmaz parçası olarak sunan; dostluğu, yoldaşlığı, ölüm de dahil uğrunda her şeyin göze alınabileceği bir şeylerin hala var olduğunu hatırlatan bir roman Ben Bermal.
Mansur Ayık: “Toplumsal çürümeye karşı bir yüzleşme romanı yazmak istedim.”
Haziran 22, 2024
Söyleşi: Umut Şener
Mansur Ayık’ın son romanı Hiç Kimse geçtiğimiz günlerde okuyucuyla buluştu. Hiç Kimse yakın dönem memleket hallerine dair çarpıcı bir panorama sunuyor. Yazarla son romanı üzerine konuştuk.
Merhaba. “Buluşma”dan sonra yine bir romanla, “Hiç Kimse” ile edebiyat sahasındasınız. Kutluyorum. Yurtdışında yaşayan Türkiyeli bir yazar olarak ciddi bir okur kitleniz var aslında. Bunu okurla yüzyüze gelme imkânınız çok kısıtlı olduğu halde ve sosyal medya başta olmak üzere edebiyat platformlarının, kitle iletişim araç ve yöntemlerinin sizden pek de haberdar olmadığı, söz etmediği koşullarda başardınız. Kendinizi tanıtır mısınız? Bence bu girişin üstüne merak edenler olacaktır.
Merhaba. Öncellikle teşekkür ederim. 1972 İstanbul doğumluyum ama aslen Dersimliyim. Politik faaliyet oldukça uzun sayılabilecek bir süre hayatımın merkezinde oldu. Hatta diyebilirim ki düzen hayatı diye vurguladığımız dünya ile gerçek anlamda 32 yaşından sonra tanıştım. Sonrasında bir okul bitirip uzun yıllar pedagog olarak farklı kurumlarda çalıştım. Politik duyarlılığım devam etti ama bunun yanında tiyatro oyunları, şiirler ve kısa hikayeler yazmaya başladım. Ta ki bir gün kafamda yıllardır taşıdığım o hikâyeyi yani “Buluşma”yı yazana dek. Ek olarak 25 yıldır Viyana’da yaşıyor ve bir sosyal projede çalışıyorum.
İki roman arasında geçen süreçten biraz bahseder misiniz? Ne kadar sürdü? Yeni romanın temasına ve konusuna karar vermenizde neler belirleyici oldu? Bildiğim kadarıyla “Buluşma” iyi denecek bir sayıda basılmıştı ve tamamı tükendi. Yukarıda söz ettiğim dezavantajlı durumu (yurt dışında olmak) tersine çeviren ve sizi okurla buluşturan ne oldu?
İki roman arasında geçen süre yaklaşık 4 yıl. Evet, “Buluşma” beklenenden fazla okundu. Ama bunu ben başardım dersem doğru ifade etmiş olmam. Sonuçta ilk romanımdı ve dediğin gibi kimsenin tanımadığı uzun yıllardır uzakta olan biriydim. Fakat eski mücadele döneminden arkadaşlarım romanı okuduktan sonra hakkında yazmaya başladıkça bir anda “Buluşma” çok konuşulur oldu. Sanırım otuzun üzerinde uzun değerlendirme yazısı çıktı “Buluşma” hakkında. Aslında bu çok anlaşılır bir şey; aynı hikâyeden, aynı yollardan, aynı yaralardan gelenler bu yolculukta kendiyle de buluştu. Diğer taraftan, doğal olarak, bana en çok sorulan soru “bir sonraki roman ne zaman” oldu. Hep aynı cevabı verdim, yazarlık benim mesleğim değil. O yüzden kendime hiç yazar demedim, mümkün mertebe dedirtmedim. Ben bu zorlu süreçte kulaklara hikâye fısıldamaya çalışıyorum. Hem kendim için bir direniş yolu bu, hem de bu fırtınada ufak da olsa satırlarla bir izdüşüm bırakma çabası. Uzatmayım üçüncü yılın sonunda “Hiç Kimse” zihnimde dolaşmaya başladı. Ben hep suyun kaynama noktasına benzetirim kaleme düşmesini, o vakit geldiğinde yani bundan yaklaşık 11 ay önce tekrar bir köşeye çekilip yazmaya başladım.
“Hiç Kimse” yi neden yazdınız? Ne anlattınız? Bu romanın dert edindiği sorun ya da sorunlar neler?
Bunun cevabı oldukça uzun aslında. Çünkü benim kişisel yolculuğumla bağlantılı. Ben hep derdi olan hikayeleri, derdi olan çalışmaları, derdi olan insanları sevdim. Eksiklikleri, yanlışlıkları ve yetmezliklerine rağmen. Popüler, pragmatist ve samimiyetten uzak her şey itici geldi hep. Ben samimiyetin tüm kapıların anahtarı olduğuna inandım hayat yolculuğunun bir evresinde. Bu yanıyla zaten “Buluşma” buna paralel bir iç hesaplaşma hikayesiydi. Zorlu bir yolda sol binlerce arkadaşını toprağa verdi. Hayatta kalanlar ise ağır bedeller ödedi. Dönüp baktığımda birebir tanıdığım birçok arkadaşım hayatını kaybetti. Hepsi çok büyük ve güzel bir yüreğe sahip insanlardı ve ömürlerini feda ettiler.
Özellikle solun güç kaybetmeye başlamasıyla birlikte ve sosyal medyanın da herkese konforlu-risksiz bir kimlik hediye etmesiyle; her kulvarda sol, dalga geçilen, aşağılanan ya da karikatürize edilen bir hedef tahtasına dönüştü. Ömründe tırnağını feda etmeyecek tonla şovmen- geveze o alanlarda her gün asabımı bozan binlerce paylaşımı gözüme soktu. “Buluşma” buna tepki olarak doğan geçmişe ve arkadaşlarımıza bir vefa bağlılık- hikayesiydi. Baki Altın’ın önsözde yazdığı gibi 1980- 2000 arasında olan bir yolculuktu. Oysa bir de bugün vardı. İşte “Hiç Kimse” 2000-2023 arası o şiddetli savrulma ve çözülme sürecine dair bir hikâye. Zor zamanlar yaşadık, bizden öncekiler 70’leri, 80’leri, bizler ise 90’ları. Kişisel gözlemim hiçbir süreçte bu kadar ağır bir umutsuzluk, ideolojik anlamda eksen kayması ve ufuk daralması yaşanmadı. O yüzden bu geçici yenilgi döneminde insanın kendi savrulmasına ve yüzleşmesine dair bir roman “Hiç Kimse”. Tabi bir de toplumsal hayata ve insanlara bir bakış var… Beni susturmazsan bu konuda bir saat devam ederim “Hiç Kimse” bu söyleşiyi okumaz.
Lütfen devam edin, özlenen bir samimiyet var sözlerinizde, kendini okutur eminim. Neyse… Konuya döneyim. İlk romanda oluşturduğunuz ve ikinci romana taşıdığınız ne tür edebiyat öğeleri ve yaratımdan söz edilebilir? Yeni romanda, sizin yazma evreniniz açısından yeni olan neler var?
Demin samimiyetten bahsetmiştim. O yüzden diplomatik bir cevap değil içimdekini söyleyeceğim. Ben kendime edebiyatçı demem-diyemem. Bolca okuyan ve bazen şiirle bazen satırlarla kendini ifade etmeye çalışan biriyim. Ama iki romana dair en azından şunu söyleyeyim: “Buluşma” örgütlü yaşamdan gelen ve bunun bedelini ödeyen insanların bir iç hesaplaşma hikayesiydi. Hatta bu yüzden romanı basmadan önce hala örgütlü mücadelede bulunan eski dostlarıma gidip helallik istemiştim. Buradan da tekrar teşekkür edeyim okudular, ilgilendiler ve fikirlerini ilettiler. Şuraya geleceğim, “Buluşma”dan sonra çok iyi bildiğim bir alandan çıkıp yıllarca kırık aynadan izlediğim bir dünyayı yazmaya çalıştım. Başka karakterler, başka yaralar, en önemlisi çok başka bir yerden başka bir jargonla. O yüzden edebiyat anlamında değil ama dil ve duruş anlamında farklı bir dünyayı anlatmaya çalışıyor ikinci roman.
Edebiyatın giderek ticari bir faaliyete dönüştüğü, edebiyat başlığı altında yapılan birçok işin de edebiyat dışında her şeyin tartışıldığı zeminler haline gelmeye yüz tuttuğu bir sürecin içindeyiz hep birlikte. Yakın zamana kadar yazanlar, çalışmaları bir kitap haline geldiğinde bunu “okurun huzurunda olmak” biçiminde ifade ederlerdi. Fakat artık “okura emanet” söylemi ile daha sık karşılaşıyoruz. Kuşkusuz ikisi farklı bakış açılarının ürünü söylemler. Sizin tercihiniz hangisi? Sorumluluk sizde mi, okura mı bırakırsınız?
Bu konuda ben de süreci bazen üzülerek takip ediyorum. Geçenlerde bir yazarla oturup konuştuğumda cidden dehşete düşmüş ve şiddetli tepki vermemek için kendime iç terapi yapmak zorunda kalmıştım. Çünkü açık ve net bir biçimde, tek derdi yaşanan acılardan nemalanıp bunun üzerinden para kazanmak ve şöhret olmaktı. Derdi olanı severim demiştim ama tek derdi kendi olan sanırım en nefret ettiğim tiplemeler. Bu da uzun ve çokça üzerine konuşulabilecek bir konu ama ben soruna geçeyim.
Eskiden olsa kesinlikle ikisinden birini seçer ve orada inatla dururdum. Artık her konuda mutlaklık tavrını çok doğru bulmuyorum. Elbette mutlak bir tarafta duruşumuz gibi konular değil kastım. Ben ikinci söyleme daha yakınım ama ilkini savunanı da anlarım. Benim açımdan benim kendi yazdığım romana dair son sözüm romandaki son cümledir. Gerisi okurun algısı, beğenisi, eleştirisi, onayı ve reddidir. Ki “Buluşma” genel anlamda beğenilse de eleştirel yorumlar da geldi ve çoğundan pek çok şey öğrenmeye çalıştım.
“Hiç Kimse” nin başkarakteri Yaman da bir yazar. Yazma yolculuğu içinde zirveyi ve dibi gördüğü dönemler var. Bu dönemlerin dinamiklerine bakınca toplumsal ve -bireysel diyemeyeceğim- kişisel konuların işlenmesinin belirleyici olduğu görülüyor. Bu yanıyla edebiyatın hayata karşı sorumluluğunu ve yazarın aydın misyonunu taşıması gerektiğini vurgulayan bir eleştiri okudum ben romanınızda. Tam olarak eleştirdiğiniz nedir?
Romandaki yazar Yaman esasen çok yetenekli, dediğin gibi zirveyi görmüş biri. Yaman’ın nezdinde bugüne dair genel bir eleştirim var. Yaman samimiyetini kaybetmiş yeteneği ile herkesi manipüle eden ve kendine ihanet etmiş biri. Bence bugünün yaygın hastalığı bu durum. Mesele benim açımdan aydın eleştirisi değil bu uzun konu ama Türkiye’de aydın tanımı bence sıkıntılı. Benim burada denediğim kişisel ve toplumsal bir eleştiri. Daha dün sosyal medyada, her türlü rezilliğe bulaşmış birinin havalı bir profil fotosunun altına destansı devrimci cümleler yazdığını gördüm. Ve bunlar artık tekil örnekler değil. Romanı ilk okuyanlardan eski bir arkadaşım aradı, o şimdilerde bir patron. Ve dedi ki “bana iyi gelmedi, satırlarda kendi gerçeğimi gördüm”. Bence sevindirici, çünkü o arkadaş esasen iyi biri ve kendine dönüş yolunu bulmalı. Gerçekten kopuş, kendine yabancılaşma ve bunu perdeleyerek oynama çabası herkesi toptan çürütüyor. O yüzden bir yüzleşme denemesi “Hiç Kimse”, tabi hala samimiyetle direnmek isteyenler için.
“Buluşma”daki karakterlerin benzeri yüzlerce insan Avrupa’da yaşıyor. Ben de ilk romanınızın Avrupa’da yaşayan ve siyasi bir geçmişi olan bir yazar olarak daha çok oraya hitap ettiğini düşünüyorum. Avrupa’da göçmen Türkiyeli sayısı oldukça fazla. Ortalama bir politik bilince sahip olduğunu düşündüğüm bu kitle açısından okunurluğunuz ne durumda? Onların dikkatini çeken yanlar neler oldu? Nostalji mi, bugünkü sorunların kaynakları mı, özeleştiri mi? Sorunların, olayların Türkiye gerçeği ile bağlarını ne derece görebildiler, gösterebildiniz?
Bu soruya cevap vermeden bir şey söyleyeceğim, bu söyleşi işi zormuş, yoruldum biraz. İlk tespitine katılmıyorum, çünkü ülkede veya yurtdışında yaşayan yolu mücadeleden geçmiş herkese dair esasen. Okunurluk dediğim gibi hakkında yazılar çıktıkça talep arttı ve bu yolla oluştu. Ki bu bugün net şekilde kendini belli ediyor. “Buluşma”yı ben okura ulaştırmaya çalışırken, bugün okur bana romanı ulaştırmam için kısmi baskı yapıyor. Öyle ki roman bana ulaşalı sadece 2 hafta oldu ama neredeyse tükendi. “Buluşma”nın tükenmesi 2 ayı bulmuştu.
Diğer konu için, en baştan sunu söyleyeyim, beni “Buluşma”yı yazdığıma pişman ettiler Bilirsin bizim insanlarımız konuşmayı ve anlatmayı sever. Bu yanıyla Almanya’ya gittiğimde neredeyse saatlerce tek tek her karşılaştığım kişinin tüm devrimci geçmişini, hikayesini bir de sürece eleştirilerini dinledim. Romanı yazmasam dinlemezdim ama dinlemesem “roman yazmış havaya girmiş” kişi olacaktım. Bir de ülkede değil ama yurtdışında katıldığım söyleşiler sanki bir anda parti kongrelerine dönüştü. Ülkedeki insanlar gayet ağırbaşlı, gerçekliğin farkındayken, yurtdışında bana önündeki biraları tüketen bir abi “madem bu kitabı yazdın söyle bakayım, ne olacak bu devrimci örgütlerin durumu?” diye sordu. Ben doğal olarak bir yorumda bulunmadım haddimi aşan bu duruma. Ama galiba gerek de yoktu. Salonun yüzde yetmişi bu konuda konuşurken kendinden geçti. Durdurabilmek için sonunda istemeden de olsa sert bir çıkış yapmak zorunda bıraktılar.
Ciddi cevap ise şu: Elbette her okuyan bugün durduğu yere göre tepkiler verip ona göre karakterleri sevdi veya sevmedi. Hala derdi olanlar bazen ağladı çokça sorguladı. Ufak bir kesim de gereksiz başımı şişirdi… Yani işin sadece nostalji boyutuyla ilgiliydiler.
Kaç soru daha var?
Az kaldı ama önemli sorular. Sormazsam çatlarım. “Hiç Kimse”de beni en çok etkileyen ayrıntıların başında, sonuçları açısından devasa bir sorun olarak devam eden 6 Şubat depremleri geliyor. Türkiye’de bile deprem doğru anlaşılmadı, anlatılmadı. Avrupa’da bunun doğru analiz edilebileceğini düşünmüyorum. Yardım ve dayanışma gibi birbirinden ideolojik olarak tamamen ayrı iki kavram, ne idüğü belirsiz bir yardım kavramının içinde harmanlandı. Vicdani bir rahatlama yaratıldı ve bitti. Diğer yandan anlatmayı dert etmiş olmanızı, yirmi yıllık bir süreci bugüne bağlarken, bağlamı bu can yakıcı toplumsal sorunla kurmanızı çok değerli buluyorum. Onlarca konu varken neden depremi seçtiniz?
Depremi satırlara taşımamın iki nedeni vardı. İlki bende uyandırdığı dehşetle ilgiydi. Günler geçmiş insanların anneleri, kardeşleri, çocukları göçük altındayken ve kurtarma ekipleri, araçları hala onlara ulaşmamışken yaşadıkları o devasa çaresizlik ama bir de beni şaşırtan tepkisizlikleri. Televizyondan takip ederken herkes gibi bende de izler bıraktı. Tam da burada ikinci neden canlı yayında tanık olduğum bir durumdu. Enkazın önünde canlı yayın yapan kadın muhabir genç bir kıza uzattı mikrofonu. Kız günlerdir ailem enkaz altında yardım gelmiyor dediğinde muhabir kızın sözü bitmeden hızla yanından uzaklaştı. İktidar korkusu, vicdanı, merhameti unutacak, ufak bir çığlığı bile duyamayacak kadar büyüktü. O yüzden de belki “normal” bir ülkede 300- 500 kişinin yaşamını yitireceği bir depremde yüzbinlerin yaşam hakkını çaldı vahşi kapitalizm. Ve bizler ne yazık ki bunu yine ancak sadece sosyal medyadan eleştirebildik.
Depremi herhangi bir aydın bakışı ile değil, ki zaten bu tanımı sıkıntılı bulduğumu söylemiştim, vicdanı kanayan, o kızı unutmayan, o binlerce insanın çalınan yaşamından kaynaklı öfkeli bir insan olarak satırlara taşıdım. Ha bir de tabii insan bilir ama kendi gerçeği ile yüzleşmez genelde. Ancak ağır bir kayıp ya da bir deprem onu en azından bir süre masum hale getirebilir. Bilirsin masumiyet artık karşılaşıldığında sevinilen bir şey haline geldi. Tıpkı “Hiç Kimse”deki Adnan gibi.
Türkiyeli okurlarla buluşabilmeniz için neler yapılabilir? Kitaba – “Hiç Kimse”ye- nasıl ulaşılır?
Yani bu benim için cevaplaması zor bir soru. Uzun yıllardır ülkeden uzağım, bunun ilk 12 yılı ülkeye hiç gelemedim. Haliyle tanıtım anlamında gerekli bağlantılarım yok. Ayrıca asıl mesleğim ve bazı sorumluluklarım dahilinde öyle uzunca zamanım da yok. Elimde sosyal medya olarak sadece facebook var. İnstagram aç dediler roman için, hatta sen de dedin, ama ben facebook ile bile zor baş ediyorum. Romanı okuyup yazanlar, soranlar ya da farklı bir konuda yazanlara bile kısaca cevap vermek zorundayım. Çünkü yaş ilerledikçe ve sosyal medya ile ilgili bıkkınlarımla birlikte, neredeyse zaten çok az kullanır olmuştum, öyleyim. Romandan kaynaklı tekrar biraz aktifim ama açıkçası yorucu oluyor. Diyebileceğim tek şey ilk romandaki gibi okurlardan roman hakkında değerlendirmeler gelirse yeni insanlara ulaşmak mümkün olabilir. Ama son cümle olarak romanı bin kişi de okusa 10 bin kişi de okusa, benim asıl derdim ulaşabildiğim herkesin kulağına satırlarla fısıldamak; Vazgeçmeyin ve direnin.
Eklemek istediğiniz bir şey/ler var mı? Varsa buyurun.
Yok hem yoruldum, hem de işe geç kaldım. Söyleşi için sağ ol, hem sorular güzeldi, hem de seninle sohbet keyifliydi. Herkese selamlar.
Haziran geldi ya şimdi, günler peş peşe sıralanacak andıklarımızın adını alarak. “Daha var, dokuzunda anacağız Balaban’ı” diyenler olabilir. Dayanışmayı hayatının merkezine koyarak halkının ozanı, yazanı, çizeni olanları anarken böyle anlatmayı daha uygun buldum söylemek istediklerime.
1921’de doğan sanatçı İbrahim Balaban, Bursa’nın köylerindendir.
Sonrasında can yoldaşı olacak “kalem”i ilk gördüğünde çok şaşırdığını anlatmıştır yıllar sonra bile. Kalemi görünce nasıl feleği şaştıysa, on yaşında şehre gittiğinde antik Yunan heykellerini gördüğünde dünyasından geçmiştir kendi deyişiyle.
Kan davası, köhne töreler, daha on altısında mahpusa düşürür Balaban’ı. Yaşamının en önemli olayı saydığı, “Şair Baba” dediği Nazım Hikmet’le de orada tanışır. Bursa Hapishanesinde kesişir yolları.
Mahpusta İbram Ali’dir. Bir şeyler çiziktirir. Çizdiklerine resim dendiğini, çizene de ressam dendiğini öğrenir önce. “Dam” birçok şeyi öğreneceği bir okula dönüşür bundan sonrasında. Bu dönüşümün mimarı Nazım Hikmet’tir.
Dam’da büyür Balaban. Bu sadece geçen yıllarla beraber yaşının değişmesi değildir. O her haliyle tastamam bir Anadolu insanıdır. Toprağın evladıdır.
O bilir ki; “çiçeğin rengi ve biçimi toprağından, ikliminden, doğasından gelir.” Bunları toprağın bağrında çapa yaparken, orak sallarken, ak-sarı öküzleri güderken öğrenmiştir. Şair Babası ona “tıpkı çiçeğin rengi ve biçimi gibi; sanatçının eserinin de toplumdan, halkının yaşantısından, doğasından tohumlandığı ve geliştiği”ni anlatır.
*İbrahim Balaban, "Ustam Nâzım", 1951 yılında çizilmiş, 1979 yılında boyanmıştır, 35x48cm (Kaynak: naziminhikayesi.com)
Nazım Hikmet, Balaban’ın özüne bakmış, içindeki cevheri görmüştür. “Yatar Bursa Kalesinde” adıyla derlenen Bursa Hapishanesi’nde yazdığı şiirlerin pek çoğunda Balaban’la geçirdikleri yedi yılın izleri vardır. Birçoğu Nazım Hikmet okurlarının de çok sevdiği şiirlerdir; Yürümek, Dostluk, Yaşamaya Dair, Hoş Geldin, Tahirle Zühre Meselesi, Hapiste Yatacak Olana Bazı Öğütler… Aynı derlemede Balaban’ın ressama dönüşme hikâyesinin verdiği coşkuyla kaleme alınmış Balaban tablolarına dair şiirler yer alır. Kolektif emeğin büyütme gücünün en somut ifadesidir bu dönemdeki Nazım Hikmet şiirleri ve Balaban tabloları.
Balaban, sıradan bir halk çocuğuna bilinciyle, kalbiyle, elleri ve gözleriyle şekil veren Şair Babasını büyük bir sevgi ve saygıyla dinler. “Yeter ki kararmasın…” öğüdünü alıp, umudunu hiç kaybetmeden çalışır, gelişir hapiste geçirdiği yıllar boyunca. Elleri büyür, toprağa, hayata, bizlere dokunmaya başlar. Gün gelir artık yanı başımızda, hayatın tam ortasından dokuna dokuna geçen biri olur.
“Hapishane Kapısı”ndan geçer Balaban; altı kadın, sekiz çocuk, jandarma, beygir, -şimdilerde katline ferman çıkarılan- köpek… Sepette yeşil biber, heybede sarımsak soğan -hani şu tohumuna yasak konulan-, torbada- ömre bedel- kömür… Dışarıdakinin elinde avucunda ne varsa alıp getirdikleriyle, mahpusun bir türlü kırılmayan hasretten mamul zinciriyle geçer mahpushane kapısından.
“Kerbela”dan geçer. Bir kâğıda sığdırıverir Kufe halkının suç payını, Hasan’ın Hüseyin’e sırt dönüşünü, Kasım’ın Fatma’ya sevdasını ve sevdikleri uğruna fedasını… İktidar savaşının zalimin elinde eziyete, cehennem ateşine dönüşünü… Bir tiyatro afişidir olur bu resim, oradan gösterir bugünün Yezid’i, Muaviye’si olanları.
Yoksulun, emekçinin, ezilenin göçü hiç bitmez bu dünyada. Yıllar içinde dönüşe dönüşe geçer “Göç” kervanlarından.
“Harman” yerlerinden geçer, hasat kaldırır, düğün kurar, sarhoş olur Balaban. Birlikte olmanın, imecenin, dayanışmanın coşkusuyla, ışığıyla, tupturuncu ve sapsarı geçer.
“Ben boyaları açık, koyu leke endişesiyle değil, figürlerimin özünde çakmaklaşan ışığı yakmak için kullanıyorum.” der, yaşamdan süzdükleriyle, yeni yaşamlara izdüşümler bırakarak geçer.
Bir asır yaşadı İbrahim Balaban. Doksan sekiz yaşında gür dalları, toprağa saldığı kökleriyle bir çınar olarak uğurladık onu. Gönül isterdi ki, onun da istediği gibi, Şair Babasıyla uyusun bundan sonra. Daha da çok isterdi ki Şair Babasının başucunda salınan çınarın gıdası o olsun. Sürgünler, sınırlar, baskılar engel oldu gönülden yeşertilen, emekle büyütülen bu sevgiye.
Yine de ışıklar içinde uyusun Balaban. Şu yukarıdaki dizelerinde de olduğu gibi çok ışık çaktı, çok ışık bıraktı arkasında. Birazı da ona düşer nasıl olsa. Halkın aydını olmaktan ona düşen paydır bu. Yaşamanın anlamına vardığı günden sonra koşullar ne olursa olsun ışık yapmaktan, ışık saçmaktan vazgeçmediği için en çok da…
*İbrahim Balaban (Fotoğraf: AA)
Haziran geldi ya şimdi, günler peş peşe sıralanacak andıklarımızın adını alarak. “Daha var, dokuzunda anacağız Balaban’ı” diyenler olabilir. Dayanışmayı hayatının merkezine koyarak halkının ozanı, yazanı, çizeni olanları anarken böyle anlatmayı daha uygun buldum söylemek istediklerime.
Ahmed Arif’i, Orhan Kemal’i, Nazım Hikmet’i, kibirden yapılmış kulelerde, dibine ışık vermekten aciz -isterse dünyanın en iyi yazanı, çizeni söyleyeni olsun fark etmez- olanlardan ayıran; onların halk olması, halkla olması, halkın içinde olmasıdır.
“Tanıdığım en güzel insanlar, yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi, kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yolunu kendileri bulmuş insanlardır. Güzel insanlar öylece ortaya çıkmazlar, onlar oluşurlar.” (Ross-Elisabeth Kübler)
Bir köy çocuğundan bir ressama dönüşen İbrahim Balaban, yazdığı şiir denemelerindeki diyalog ustalığını görerek bu toprakların yüz akı büyük öykücü Orhan Kemal’e dostlukla yön veren şair Nazım Hikmet, Van Gogh’tan Aşık Veysel’e üretenlerin aydınlığını kendine katarak Kürt halkının sözcüsü olmuş bir Ahmed Arif böyle ortaya çıkmıştır.
Bugünün sanatçılarının önündeki ödev bellidir, eğer tamamlanmak, tanınmak, hatırlanmak istiyorlarsa tabii... Toplumsal meselelerin dışında kalarak, faşizme ve onun ürettiği ırkçı, ayrımcı, türcü yaklaşımları destekleyerek -sessiz kalmak da buna dahil- yapılan sanat unutulup gitmeye mahkumdur. Halkının onurlu aydını olmak ve dayanışmayı kendi bulunduğu yerde örgütlemek, büyütmek hep hatırda olmanın/kalmanın yegâne yoludur.