1 Ekim 2024 Salı

ÖYKÜ: Guldexwin

 Guldexwin

Öykü

Guldexwin

Umut Şener

Zaman, kâh duran kâh deli gibi işleyen, zembereği kırık bir saatti.

 

Sabah alacasında evden çıktı Meryem. Yorgun adımlarla yeni bir güne başlıyordu. Ağarmaya başlayan göğe, hallaç vurmuş da dağılmış gibi duran bulutlara baktı. Kendine söz verip çıkmıştı evden, son kez yalnız döneceğim bu eve, ya da… Gece biraz yemek yapıp bırakmıştı çocuklar yesin diye. Ablaları vardı başlarında, içi rahattı. Onu, kardeşlerini de ablası büyütmemiş miydi? Buralarda çocukları analar doğurur, ablalar büyütürdü.

 

Cevizliğe kadar duraksız yürüdü, tanıdığı bir cevizin dibine oturdu. Sırtını yaslayınca o koca gövdenin yanında kendini küçücük hissetti. Azap içinde geçen günler bedenini küçültmüştü. İçindeki umut da küçücük kalmıştı. Ezik, yanık, yıkıktı. İlk başta kocamandı umudu. Bahara; yeniliği, dermanı, şifayı getirecek hayata güveniyordu. Toprak yumuşar, tohum çatlar, su gürler biliyordu. Mercan dağlarına güveniyordu o yüzden, başındaki bulutlara, ferah rüzgarlara da. Munzur’a güveniyordu. Sevdasına güveniyordu en çok. Onu eli böğründe koyup gitmeyeceğinden emin olduğu sevdaya.

 

Günler önceydi. Dağ yıkılıp da altında kaldığı haberini aldığından beri, nasıl olur diye kendine soruyordu. Çocukken onlara anlatılan Fırat masallarındaki gibi Munzur suyunu saklamıyor mu bu dağ? Masal gerçek oldu belki de suyu kimse korumuyor artık. Hızır’ın güvendiği dağ değil bu. Düzgün Babanın çatal boynuzlu keçilerinin gezdiği dağlar değil. O çocukken bu dağ yoktu ki zaten. Bunun yerinde, tam böyle görünen, başka bir dağ vardı. İnsan yaptı bunu, tabi yıkılır. Dağın yıkıldığını duyunca aklına ilk gelen ne Ferhat oldu ne de orada çalıştığını bildiği canlar. İnsan sevdiğine hiçbir kötülük gelsin istemez, kondurmaz. O da var. Ama son zamanlarda herkesin yüreğini ezen dert ilk aklına gelen oldu işte. Bir daha Munzur’dan su içemeyecek miydi? Maden açıldığından beri her şey ve herkes gitgide değişiyordu çünkü.

 

Konuşturmuyorlardı kimseyi. Göçükten biri çıkmış diye duyunca, rüzgâr sevinç olup esti vadide. Diğer kayıpları arayıp bulacakları yeri söyleyecekti o. Toprağın karnını makinalarla yırtıp çıkarıp vereceklerdi sevdiklerini. Arıyoruz. Çalışmalara devam ediyoruz. Sakin olun. Sessiz olun. Susun! Demir teller çektiler madenin çevresine. Dağ taş asker polis dolu. Buralara gelen yolları ta üç şehir öteye kadar kesmişler. Onlar da gidemiyorlar iki adım öteye. Yasak. Sebep? İyi de niye söylemiyorlar, kalkar mı bu dağ? Arıyorlar mı gerçekten? Hakikat dağın altında. İnsanın yüreğini bilmemekten, belirsizlikten daha çok ezen ne var ki… Vazgeçmedi Meryem. Sevdiğini, komşularını yutan o dev gibi yığınına ulaşmak için çare düşündü durmadan.

 

Doğaydı asıl hükmün sahibi. Onun emrince olurdu her şey, eskiden.

 

İlk cemre havaya düştü. Güneşin canlı cansız ne varsa hepsinin tenini ısıtmaya başladığı vakitler gelecekti artık. Heyhat! Gelemedi. Karmakarışık olmuş doğanın ruhu. Biri allak bullak etmiş onu da. Bir yanda daha cemre düşmeden bastırmaya başlayan sıcaklar. Bir yanda şimdiye çoktan açıp Van’a, Tebriz’e kadar bu dağları boydan boya lalezara çevirmesi gerekirken ortalıkta bile görünmeyen ters laleler. Tuhaf olan çok şey vardı. Onlar yolunda gitmeyen bir şey olunca doğaya sığınırlardı. Şimdi doğa kaçacak yer arıyordu. Doğayla didişen, ona hükmünü geçirmeye çalışan da vardı demek ki.

 

Maden ocağında zaman, göçük olduğu anda durdurulmuştu. Doğanın zamanı kendi emrince devam ediyordu. Onun yüreğindeki zamanınsa zembereği kırılmıştı. Aramayacak, çıkarmayacaklar mı yani? Oraya kadar gitmeye izin yok. Ama her gün çıkıp yürüyor yine de ocağa, yıkılan o zehirli dağa doğru. Yakınında olmak istiyor o göçüğün, canına en yakında.

 

İkinci cemre suya düştü. Kararlı, gidip içecek suyu. Canından bir parça suya karışıp gelmiştir. İçmeyin diyorlar. Ağzını gözelere dayayıp soluğun kesilene kadar içmek yok öyle mi? Avuçlamak, tumup içmek de yok öyle mi? Öyle bir yaşamı bilmez ki onlar.

 

Önceki hafta, suya cemre düştükten sonra vardı suyun kıyısına. Kana kana içti, Ferhat’ı hissetmek istedi zerrelerin ferahlığında. Onunla ferahladığı zamanlardaki baygın huzuru istedi. Dağlara baktı. Gün bitiyordu. Bir gün daha geçmişti durdurulan zamanla, nehir gibi akıp giden zamanın arasında. Şimdi canları yuttu mu o dağ? Vaz mı geçsin ummaktan? Dorukların lacivert ışıltıları gözünü aldı. Dağların içindeki cevher türkü söylüyordu “bu dağlar kömürdendir, geçen gün ömürdendir…” Bu toprakları var edenlerden, onunla var olanlardan emanet duygularına sahip çıkmaya çalıştı. Yüreğiyle bir olmuş renklerden, kokulardan ayrılmak ihtimali zoruna gidiyordu.

 

Toprağa cemre düşeceği gecenin akşamında karar verdi Meryem. Yüreğinden boşalan zemberek bırakmıyordu ki yarası kabuk tutsun. Kaybolan renklerden mürekkep kanı sızıyordu gözlerinden, sözlerinden. Isınmak istiyordu. Biliyordu eskisi gibi bir ateş artık hiçbir zaman yakmayacaktı bedenini. Ama bunca üşürken, hayattaki bütün isteklerinin adı ısınmak olmuştu. Doğaya, toprağa ana diyenlerin ondan başka kimsesi yok. Güvencesi yok. Sığınacağı yer yok… Topraktan isteyecekti sevdiğini. Başka kimseye diyemez, başka kimseden isteyemezdi. O ceberrut komutana mı desin, çok uzaklardan buralara el atıp cinayet işleyenlerden mi?

 

“Sen anasın. Kıyamazsın. Dayanamazsın evlatlarının feryadına. Çocukların böyle yetimliğine. Başka türlü gelse ölüm başımızla birlikte. Ama buna sen de dayanma, sen de razı olma” diyecekti dağa, taşa, toprağa. Başka türlü ölümü düşündü; rahat yatağında ölen yoktu ki. Havan topu mermisi olup saplanan, paramparça eden ölüm vardı. Süngü ucunda bebeleri bulan ölüm vardı. Ağaca bağlanıp yakılanı bir avuç kömür eden ölüm de. Vazgeçti, bunu söylemeyecekti.

 

Kalktı cevizin dibinden. Durup bakınca yıllardır tanıdığı ağaç da bir garip, mahsun göründü gözüne. Hızır cevizlerini hatırladı birden. Sobalı odalarda, baca deliğinin aşağısındaki kül kapağını çekince buldukları cevizler. Güz sonunda, Hızır’ın bacadan atsınlar diye kargaların gagasına bağlayıp yolladığı hediyeler. Onlar da yoktu artık. Kendi çocuklarına hiç ceviz getirmemişti Hızır. Onu da küstürmüştü, kimse, neyse bu sebep. Dumana belenesi sebep.

 

Kayalıklardan aşağıya doğru geniş ovaya baktı. Uzaktan Mutu görünüyor. Aşağıda Munzur, ileride ağlayan kayalar. Karşısı, yıkılıp kalmış dağ. Hınçla baktı. Toprağa diyeceklerini cevizin dibinde otururken yazmıştı aklına.

 

“Babam işini bulsun, gelsin karşıma dedi. Madene yazıldığının ertesi günü geldi beni istemeye. Anam ortalığı yıktı. Duymuştu bir yerlerden madencinin karısı dul, çocuğu yetimdir diye. Ben diretince verdi babam. Anam bizi gittiği yere sığan bir gelin olalım diye bol tembihle, duayla büyüttü. Yaptığın banaysa öğrendiğin kendine derdi. Sonra sonra anladım, yaptığın babana, öğrendiğin kocana demekmiş bu. Gitgide gerekmez oldu anamdan öğrendiklerim. Tarlalar bozuldu, hayvanlar azaldı. Bildiğimiz çoğu işi yapmaz olduk. Ekmeği kendimiz yapıyorduk, şimdi buğday ekecek tarla yok. Tarlaya verecek su yok. Yakılmaktan dermanı kesilen dağlarda odun yapacak ağaç yok.”

 

Kendiyle konuşa konuşa suyun kıyısına kadar gelmişti. Kırmızısı solmuş balıklar cansız yatıyordu. Kuş sesi de yoktu. Soluduğu hava, koyağın içinde daha çok yakıyordu genzini. Rahatlayamadı bir türlü. Eğildi içmeye. Ferahlamak için değil, ağulanmak için içecekti. Belki onu da alırdı toprak. Suyun aynasında kendine baktı. Şirket Elbistan’a göndermişti bir ara Ferhatları. Dönüşte getirdiği altın küpeler sallandı suyun dalgasında. Zihni bulandı suyla beraber, midesi bulandı.

 

Kalkıp yeniden kayalıklara vurdu kendini. Tepenin üstünde yeni yeni yeşeren otlar sallanıyordu rüzgarla. Aklı küpelerinde. Koskoca bir yitim var ortada. Toprak mı sebep, dağ mı? Var elbet bir sebep. Yavşak yavşak sırıtırken köpek dişleri ışıldayan göbekli bir adam geldi gözünün önüne. Kıçı çok kıymetli olanların oturduğu altından klozetin kapaklarını izlemişti bir keresinde de. İşte bunlar sebep. Ama sebebin karşına dikilecek kudretimiz kesik bizim diye düşündü. Gücü ancak kendi gibi olana yetenlerin, gitmeselerdi, yapmasalardı diye ahkam kesenlerin gamına teslim olsun o zaman Meryem de. Değil mi ki hayat kimin üstüne yıkılsa, kendi felaketinin sorumlusu o artık. Herkes kendi meçhulünün faili. Suça ortak o da işte. Küpeler de ortaklığının alameti.

 

Çekip atmak istedi küpeleri. Yapışmıştı adeta. Etine gömülüp, kaynamıştı oraya. Yüzük pek rağbet görmezdi buralarda, sürekli toprağın içindeki eller için hacet değildi. Ama küpe kıymetliydi. Birinin talibinin çıkıp çıkmadığını, gelinliğini, kadınlığını sessizce anlatırdı görene… Çoğu küpe takıldıktan sonra hiç çıkmazdı yerinden. Meryem de taktığından beri hiç çıkarmamıştı küpelerini. Kişnişli telkâri… Varlığına şükretmek gibi bir şeydi anlamı. Bunu düşününce iyice ezildi yüreği. İyice suçlandı, iyice kızdı kendine. Sanki o gömmüştü Ferhat’ı toprağa, o yıkmıştı melun dağı üstlerine. Bağıra bağıra ağlamaya başladı. Hırsla asıldı kulaklarına. Eti yırtılırken hissetmedi bir şey. Başını iki yana salladı, o suçtan kurtulduğuna iyice emin olmak için. Kulak memelerinden akan yeşil, mavi kan damlaları gözlerinin önünde uçuştu sağa sola. O zaman daha da çıldırdı. Avuçları, tırnakları kan içindeydi. Avcunda birledi küpeleri, yumruğunu sıktı. Taş sektirirken yaptığı gibi en uzağa doğru var gücüyle fırlattı.

 

Göğsünü açmak, nefes almak istedi. Affetmedi kendini, hak değildi ona nefes almak. Tırnaklarını geçirip koparmak istedi şah damarını, elleriyle boğmaya kalktı kendini. Açıp içine girmeye çalıştı toprağın. Yüzüne uzandı boylu boyunca. Toprak onu alsın diye gücü tükenene kadar süründü yüzünde. Otların titreştiği düzlüğe kadar varabildi. Kalbinden diline ulaşamasa da söylemeye devam ettiği “beni de al o zaman” duasıyla kalakaldı toprağın yüzünde.

 

Yaşlı kadın boynu bükük laleyi gördü. Kat kat yapraklarının bir yerinden her an bir katre kan damlayacakmış gibiydi çiçek. Kıpkırmızı. Kadının yüzü tıpkı şu her yerinden dilik dilik edilip yolunmuş, yaralanmış dağlara benziyordu. “Dün düştü toprağa cemre, zamanı tabii.” diye geçirdi içinden. Aynı anda yerde yatanın ayırdına vardı. Onu arıyorlardı dünden beri. “Çene çene, heey, buraya bakın.” Sağdan soldan geldiler sese. Yüzüstü, hem de iki büklümdü yerde yatan. Şalvarı, eteği toz toprak içindeydi. Bir kolu öne uzanmıştı. Tırnakları toprağa çivilenmişti. Bacağı da dizinden yukarı çekilip kalmıştı. Toprağın yüzüne tutunmaya çalıştığı besbelliydi.

 

Meryem’in kaybolduğunu duyunca önce dört bir yana dağılmışlardı. Berivanlar kişnişli telkâri küpelerini bulup getirince de bu civara yönelmişlerdi. Dağın yıkıldığı günden beri gitgide artan bir kaygının içinde kahrolmuş kafile, geldi durdu çağrıldıkları yerde. Yaşlı kadın, bu dünyayla alışverişinin bitip bitmediğini anlamak için yatanın üstüne eğilmişti. El etti, çevirdiler. Yarı aralık göz kapakları oğul veren bir kovanın bütün arıları soksa ancak bu kadar şişip morarırdı. Saçı başı darmadağındı. Kulak memeleri yırtıktı. Boğazı, gerdanı tırnak yarasıyla doluydu. Birisi bir kötülük etmiş, sonra da buraya yıkıp bırakmıştı. “Kim sebep oldu bu işe?” diye sordu herkes içinden. Sebebini kimse kimseye sormadı.

 

Ocakta zaman işlemiyordu. Doğa kendi bildiğinceydi. Meryem’in zamanı durmuştu.

 

*: ters lale, ağlayan gelin çiçeği, hüzün gülü

https://karnavaldergi.com/blog/guldexwin/

2 Eylül 2024 Pazartesi

İnceleme: YARA BENDE, Abdullah Ataşçı, roman

 https://www.k24kitap.org/yara-bende-masal-evreninde-bir-cagdas-roman-4783

Yara Bende:

Masal evreninde bir çağdaş roman

“Türküler, destanlar, ninniler ve ağıtlar bu romandaki mekânın sesleridir. Sesler dönemin sözlü tarih anlatısıdır ve yaşayanın bizzat tanık olduğu gerçek olaylardır.”

Abdullah Ataşçı’nın yazarlığını iki kelimeyle tanımlayın deseler masal ve müziktir diye cevap verilebilir. Tıpkı bir dengbejden dinler gibi ezgili masallar okuyoruz Ataşçı’nın yazdığı öykülerde, romanlarda. Her bir kelimenin sesini duyuyoruz. Yara Bende tüm bu özellikleri taşıyan, aynı zamanda da Ataşçı’nın edebiyatını en iyi temsil eden romanlardan biri.

İncelemeler, seçilen anlatım türü ve kullanılma biçimi, buna uygun geliştirilen içerik, metnin amacı ve hedefi/hedefleri, amaca ve hedefe ulaşmak için izlenen dil kullanımı, anlatma tekniklerinde yazarın yarattıkları ya da geliştirdikleri, sonuçta da tüm bunların işlevi ayrı ayrı metin içinde gözden geçirilerek tamamlanır. Kimi zaman bu başlıkların hepsini bulamadığımız metinlerle de karşılaşıyoruz. Yara Bende ise kaygılarımızı gideren bir kurguya sahip. İncelemenin hakkıyla yapılması için içermesi gereken her şeyi kapsıyor.

Usta bir hikâye anlatıcısının yaşadığı coğrafyanın her şeyini nasıl da büyük bir sevgiyle sahiplendiğini dinliyoruz okurken. Fakat hakikati öyle derinden kazıp bugünün hafızasına yerleştirmiş ki, okuma süreci bir süre sonra hiç de didaktik olmayan bir dille bizi bir keşif yolculuğuna çıkarıyor. Tam da bu yüzden Yara Bende’yi masalların anlattığı hakikatle incelemenin doğru olacağına karar verdik.

Edebiyat kuramında masallar, öncesinde mitler, sonrasında halk hikâyeleriyle birlikte, sanatsal metinlerin sembollerle aktarım biçimleri arasında yer alır. Bilimsel, teknik gelişmelerin de etkisiyle günümüz dünyasında gerçeklik hem çok sert hem de karmaşık bir okuma, anlama çabası gerektiriyor. Bu durum bugünün insanının kendini ifade etmesi ve yaşadıklarını anlaması için de bazı önemli güçlükleri beraberinde getiriyor. Bir yandan her şeyin bilindiği, açık ve ulaşılabilir olduğu düşüncesi gitgide hâkim olurken, diğer yandan olgular bağlamlarından giderek kopuyor; yavan, yüzeysel, sıradan bilgilere dönüşüyor.

Masalların gücü tam da burada kendini gösteriyor işte. Çünkü masal, derinlik ve sadelik özellikleri en belirgin sözlü/yazılı anlatım türüdür. Gerçeği, gerçeğin dışına çıkarak anlatır. Genel düzlemde insanın, özelde okurların ifade güçlüğü yaşamasına sebep olan dezavantajları masal yoluyla ortadan kaldırmak mümkündür.

Yazar Abdullah Ataşçı bu kitabı bize şu cümleyle imzalamıştı: “Gerçeğin zırhındaki o gizli masallara hep inanarak...” Zırhı delen, gizliyi aşikâr eden, hafızanın dehlizlerine itilmiş gerçekleri masal anlatarak masal olmaktan çıkaran bir anlatım için çok yerinde sözler… Yerini o kadar bulmuş ki, Yara Bende ile ilgili yazılan mesajlara, içeriklere bakınca da birçok okurun bu romanla ilgili düşüncelerinde masal kelimesinin/ kavramının geçtiğine tanık oluyoruz.

Bir metni incelerken öncelikle onun gerçekle bağlarını ortaya koymaya çalışırız. Masal bu bahiste en sihirli, en sınırsız alanların başında gelir. Bu bağlar hem vardır hem yoktur. En sonunda vardır. Hafızanın dehlizlerine itilmiş gerçekler en doğru masallarla, halk hikâyeleriyle ve daha geriye gidersek mitlerle anlatılmıştır. Halk hikâyeleri, mitler ayrıca da sözlü tarih anlatısıdır. Üstelik çoğu kez tarih ve özellikle yazılı tarih kaynakları egemenlerin tarihi olagelmiştir. Bu sebeple halkların gerçek tarihi olan alternatif tarih arayışlarında masallar, halk hikâyeleri ve mitler gerçekle doğru biçimde bağ kurmanın kapısını aralar. Egemen/resmî tarih yazımının aksine, hakikati çoğu kez masallarda, halk hikâyelerinde ve mitlerde buluruz. Masallar ve mitlerde hakikat apaçık ortada değildir; temsiliyetli tanrıların/masal kahramanlarının ve/veya gerçekdışı olayların alt metinlerinde, birçok hileli olay ve sözlerle örtülü halde anlatılır. Yazar Ataşçı’nın kitabında da bu örtük hakikatin izleriyle sık sık karşılaşıyoruz. “Ağbim, hakikatleri bozup onlara yeni şekiller vermekte ustadır her zaman.”[1]

Okul bilgisi ya da akademik bilgi fark etmeksizin, masalın tanımında gerçek ve gerçekdışı unsurlar yan yanadır ve bir bütünü ifade eder. Masalın teması mutlaka bir gerçeğe dayanır, kurguda gerçekle gerçekdışı unsurlar yan yana, kol kola yürür; örgü ve çatışmalarsa gerçekdışılıkla yaratılır. Abdullah Ataşçı edebiyattaki masal türüne de fazlasıyla hâkim olduğunu gösteriyor.

Bakhtin der ki, “Roman gelişmeyi sürdüren, yani henüz tamamlanmamış olan tek türdür. Romanı bir tür olarak tanımlayan güçler tam da gözümüzün önünde iş başındadır: Romanın bir tür olarak doğuşu ve gelişimi, yaşanmakta olan tarihsel dönemin aydınlığında gerçekleşir. Roman bir tür olarak çatısı katılaşmış olmaktan hâlâ uzaktır ve esnek olanaklarının tümünü kestirebilmemiz mümkün değildir.”[2] Başlarken iki kelimeyle yapmaya çalıştığımız tanım incelemeye bir sınır çizmek olarak değerlendirilebilir ve bu referansla çelişkili bulunabilir. Fakat ele aldığımız kavramlar güncellik ve esneklik özelliğini en iyi yansıtan iki sanattır aynı zamanda.

Alman hikâye anlatıcısı Egbert Gerrit’in dinleyiciyi hikâyeye katmak için kullandığı seslenişlerden çok iyi yararlanılmış. Bir yere kadar okur kendine hitap edildiğini düşünüyor. Öyle olmadığını anladığı zamansa bu durumu çoktan içselleştirmiş oluyor ve Hasan’ın oğluna söylediği her şeyi kendine söyleniyor kabulüyle okumaya devam ediyor.

Elazığ’da geçen roman, mekân edindiği toprakların ruhunu ve zengin kültürel mirasını taşıyor. Elazığ’ı hiç görmemiş biri bile mekâna ilişkin fikir edinebiliyor. Dünyanın kadim toprakları olan Mezopotamya’da yer alan Elazığ’ın bu romana mekân edilmesi, mitolojik öğelerin ve masal, halk hikâyesi öğelerinin anlatıya dahil edilmesini mümkün kılmış. Romanda bu konuda çok fazla örnek var. Bu yüzden öne çıkan ve akışta belirleyiciliği olanlarını seçmeye çalıştık. Örneklerdeki dolaylamaları Mezopotamya mitolojisindeki karşılıklarına bakarak ele alacağız.

Türküler, destanlar, ninniler ve ağıtlar romandaki mekânın sesleridir. Sesler dönemin sözlü tarih anlatısıdır ve yaşayanın bizzat tanık olduğu gerçek olaylardır. Yazar Hüseynik türküsüne değinir kitabında; adeta romanın fon müziğidir bu türkü. Hüseynik (Hussenig) daha önce şehir merkeziyken şimdi Elazığ’ın bir mahallesi olan Harput Kalesi’nin/şehrinin eteklerindeki bir köydür. 1894 tarihli bir nüfus sayımında Hüseynik köyünün 3.582 kişilik nüfusun 2.283’ünü Ermenilerin, 671’ini ise Müslümanların oluşturduğu belirtiliyor. Kitabın birçok yerinde, özellikle yan çatışmaların sunulduğu ayrıntılarda gördüğümüz şehrin sosyo-politik yapısının dayandığı gerçek buradadır.

1900’lerin başında Hüseynik (Hussenig). Fotoğraf: Amerikan Kongre Kütüphanesi Arşivi

Yazar Hüseynik türküsünü en güzel Enver Demirbağ’ın söylediğini ve mutlaka dinlemek gerektiğini söyler. Enver Demirbağ’ı dinlerken yazarın en sevdiği ozanın ayrıca Yara Bende adında bir uzun hava söylediğini görüp kitabına verdiği ismin tılsımını çözmek de bizim için heyecan verici bir keşif oldu. Baktığımız yerde Enver Demirbağ, Kazancı Bedih gibi ortak hafızanın değeri olan özel isimlere gereken değerin verilmemesine yönelik eleştiriyi de görüyoruz elbette.

Enver Demirbağ

“Tepe”, “Dere”, “Ekmek” adını taşıyan giriş bölümlerinde yazarın bizi davet ettiği dünyayla tanışıyoruz… “Gönül”, “Saik” ve “Veda” romanda çatışmaların sosyo-politik atmosferi içinde tırmandığı bölümler; pek çok hikâye burada gün yüzüne çıkıyor ve yüzleşme, hesaplaşma konularına dönüşüyor. Veda genellikle son bölümlere verilen bir isimdir. Romandaki veda ise yeni başlangıçlara diyalektik yöntemi de kullanan ustalıklı bir pencere açıyor. Çağdaş romanın toplumsallığını sağlayan temel bir unsur olan umut “Yol” başlığı ile sürdürülüyor. “Ağıt” yola devam etmek için yaşanması gereken yas sürecini ifade ediyor. “Kuyu” son bölüm; bilinir ki, suya söylenen her şey sırdır ve asla kaybolmaz.

“Tepe” başlıklı bölümde Harput’a 4 km uzaklıktaki Yumurta Tepesi’nden Elazığ’a bakarken Hazar Gölü’nün mavisi okurun gözlerini alıyor. Buradaki duygu kendini mavide temsil edilen ferahlık ve dinginliğe bırakma isteği. Yumurta Tepesi’ndeki alıç ağacının gölgesinde uzanıp gökyüzüne bakarken de çok belirgin bu duygu. Kaynaklarda Yumurta Tepesi’ndeki alıç ağacı, yörede çocuğu olmayan ya da olduktan sonra yaşamayan kadınların geldiği bir ziyaretgâh. Alevi-Bektaşi inancına ilişkin anlatımlarda da yine bir alıç ağacı sembolü olduğu ve daha çok kadınların doğurganlıkları üzerine dilekler dileyip mumlar yaktığı ifade ediliyor. Bölgede Hasan’ın annesinin bazılarını doğumdan önce, bazılarını ise sonrasında kaybettiği altı çocuğunun hikâyesi, bölgenin birçok insanının ortak hikâyesidir diyebiliriz.

Güçlü bir masal öğesi olan köpek, romanın başkarakteri Hasan’a ilk kez Yumurta Tepesi’nde ve şehre irinli bir yaraya bakar gibi baktığı esnada görünüyor. Hasan, Fırat’ın mavisini ve sonsuz uçurumlarını izlerken şehrin yarasını içinde hissediyor. Tam bu sırada ortaya çıkan köpek ona “Ötesi yok, gitme” diyor. Köpek Tanrı tarafından Hasan’a gönderilen bir ulak.

Tanrıça Gula ve köpeği. Fotoğraf: Wellcome Koleksiyonu

Mezopotamya mitlerinde köpek insana şifa veren bir figür. Babil ve Asur krallıklarında Şifa Tanrıçası Gula’nın yanında resmedilmiştir. Yunan mitinde Fırat Nehri’nin tanrısı Euphrotes’tir. Euphrotes yaşadığı pişmanlıktan duyduğu acıya dayanamaz ve kendini Fırat’a atar; sonra Fırat hep deli, coşkun ve hırçın akar. Bunu gören halk Fırat’ı dizginlemek için her sene bir erkek çocuğunu kurban olarak nehre atar. Euphrotes’in yaşamış olduğu pişmanlığın sebebi oğlunu öldürmesidir; halk ise Euphrotes’in acısı ve öfkesi dinsin diye yine oğullarını ölüme göndermektedir. On dört yaşındaki Hasan’ın tepeden aşağıya, Fırat’a bakarken karşılaştığı köpek ona bir koruyucu gibi yaklaşıyor.

Yukarıda anlattığımız tanrı Euphrotes mitinin devamı şöyledir: Aşmuşat’tan Elazığ/Palu’ya geçen Heybet Baba (bkz: Ermeni kaynaklarında Palu’da yaşamış ve ziyaretgâhı bulunan Hıristiyan-Ermeni evliyası Haybat Baba) bir tarafta ağlayan, diğer tarafta gülen insanlarla karşılaşır. Ağlayanlar oğullarını birazdan Fırat’a kurban verecek ailedir. Gülenlerse kurbandan sonra nehir o sene de taşmayacağı için iyi hasat alacaklarını düşünenlerdir. Haybat Baba bunu engellemek için oğullarını nehre kurban vermemelerini ve nehri sakinleştirmek için bir koç kurban etmelerini söyler. Burada kurtarıcının gönderdiği ulak Haybat Baba iken Hasan’a gönderilen ulak heybetli bir köpektir.

Ataşçı’nın “Tepe” ile başlayıp “Dere” ile devam eden anlatımında ise şehri ikiye bölen derede bir çocuğun boğularak öldüğü görülür. Ölen çocuğun annesi acı içinde ağıt yakmaktadır. O sırada annesi ve Kör Sabiha, (mahallede doğaüstü inançlara körü körüne bağlı ve bu inançların anlatıcılığını yapan komşu) Hasan’ı akıl sağlığı düzelsin diye Salı Baba Türbesi’ne götürmüştür. Tanrı’nın öfkesi dinsin diye kurban verilen oğullar mitini tekrar hatırlatıyor bize. Sonuçta bu nehir şehri ikiye bölüyor ve sadece coğrafi bir bölünmeyi değil, sosyo-politik bir bölünmeyi de işaret ediyor Ataşçı. Derede boğulan çocuk bir Çingene çocuğudur. Derenin doğusundaki mahallelerde yaşayan insanlar da hem ekonomik açıdan yoksuldurlar hem de sosyal açıdan farklı etnisitelere, kültürlere ve kimliklere sahiptirler. Bölgeye özgü bu mitolojik hikâyede inançlar, ritüeller, kimlikler zorla veya isteyerek değişse de, çok güçlü kültürel bağların ve aktarımı devam eden bir toplumsal hafızanın varlığı söz konusudur.

Yazar “Dere”den sonra “Ekmek” bölümüne geçtiğinde Hasan’ın babasıyla yakından tanışıyoruz, iç dünyasına giriyoruz masallarla… Baba sevdiği kadınla evleniyor; çocuklarının olmasını çok istemesine karşın isteği olmuyor. Altı kez doğan ve hepsi ölen çocuklarının ardından altı ay boyunca içine düştüğü yasını masalsı bir dille anlatan babayı dinliyoruz “Ekmek” bölümünde. Üstelik baba fırıncıdır, ekmek pişiren ve ihtiyacı olana ekmeği ücretsiz veren biridir. Bir gün Hazar Gölü’ne gider, göle bakan büyükçe bir kayaya oturur. Yüzünü kayaya dönerek acısını, kendi sesini ve yüzünü arar. Kayaya, “Beni bir taş da anlamayacaksa hiç kimse anlamasın; bu yüzden sana geldim” der ve konuşur. Kaya da dile gelir, “Anlat, sadece anlat” der.

Tam da burada Hazar Gölü’yle ilgili halk hikâyesiyle babanın hikâyesindeki benzerlikler oldukça etkileyici bir şekilde önümüze çıkıyor. Hikâye odur ki, bir gün bir kadın köye girer ve hamile olduğunu, ayrıca da çok aç olduğunu söyler, köylülerden ekmek ister. Köylüler durumunu umursamaz ve ona ekmek vermezler. Kadın, “Köyü su kaldırsın, ben de taş olayım” diye ah eder. Kadının ahı tutar ve o köy su altında kalır, kadın da taşa dönüşür. Su altında kalan köyün şimdiki Hazar Gölü olduğu ve gölün ortasındaki kocaman kayanın da bu kadın olduğu anlatılır. Kayaya baktığımızda hamile bir kadın siluetini görürüz. Gölün altında eski bir yerleşkenin olduğu ise arkeolojik araştırmalarla belgelenmiştir. Kayaya konuşan baba altı çocuğunu kaybettikten sonra duyduğu yasını bir kayaya anlatmış ve sadece bu kayanın anlayacağını düşünerek ona sığınmıştır. Kayanın da dinlemek istemesi eski bir halk hikâyesinin işlenip güncel bir masala dönüşmesiyle sonuçlanır. Tek sonuç bu yeniden üretim değil elbette. En ilgi çekici kısım baba karakterinin ekmek pişiren biri olarak yaratımı ve ekmeği ihtiyacı olana karşılıksız vermesidir. Anlatılan hikâyede bir bebeği dünyaya getirmek için acı çeken, çaresizce ekmek isteyen bir kadın varken, baba temsilinde ise defalarca çocuklarını kaybetmenin acısını yaşayan ve ekmek pişiren biri var. Birbirlerini anlamalarının sebebi ikisinin de evlat acısını bilmesi, kayanın onunla konuşmasının sebebi ise ekmeğini paylaşan biri olması. Baba kayayla konuşup içini döktükten sonra ferahlamış olarak evine dönüyor.

Ermeni katliamı, onun temsiliyetinde anlatılan köy yakmalar, boşaltmalar, infazlar, kayıplar, bulunan kemikler… Romandaki diğer hikâyelerden farklı olarak yakın tarihli hakikatle karşılaşıyoruz burada. Hasan’ın dedesi Hamo’nun en büyük sırrı ve herkesin bildiği bir gerçek olan Rihan ve Hamo’nun kızının hep hasretini çektikleri köy, bu romandaki en büyük masal. Aynı zamanda da en büyük parça. Kadınları, kızları sürgün edilmiş, erkekleri katledilip aileleri yok edilmiş Ermenilerin özellikle geçen yüzyılın başında Harput’ta ciddi bir varlığının olduğu biliniyor. Romanda da gerçeği bilenler olduğunu komşuların ve mahallelinin tavırlarından anlıyoruz. Gerçeğin açıklanmasından duyulan tedirginliği de hissediyoruz. Mahallenin kahvesinde açıkta duran Humeyni resimli gazeteler, Humeyni gibi uzatılan sakallar, Hamo Dede’nin cenazesindeki saflaşma, Hamo’nun ölümünden sonra mahalledeki değişim…

Abdullah Ataşçı

Diğer hikâyelerde yeniden üretilip yorumlanmış masallar varken, burada anlatılması istenmeyen, sakıncalı görülen bir gerçeğin masala dönüştürülerek hayata katıldığını görüyoruz. Hamo Dede’nin ve kızının köyleri üç dağın ardında, ormanın içinde saklı bir cennet olarak tasvir ediliyor. Ama o köyün var olduğunu sadece Hamo Dede ve kızı söylerken, bunların dışında mahalleli, ailesi, hatta köyüne gitmek için yola çıktıklarında onları engelleyen karakoldaki jandarma dahi o köyü inkâr ediyor. Herkes öyle bir köyün hiç olmadığında ısrar ediyor. Kızı köyünden alacağı bir avuç toprağı ölüm döşeğindeki babası Hamo’nun yanına bırakırsa huzurla ruhunu teslim edeceğini, Hamo Dede ise köyüne, Rihan’ın (mezarının) yanına gömülürse huzura kavuşacağını söylüyor. İkisinin de ait oldukları yerlere dair istekleriyerine getirilmiyor/getirilemiyor. Hamo Dede’nin ölümünden sonra bu köyün bir hayalden ibaret olduğunu söyleyen çoğunluğa rağmen hakikatin hafızalarında diri olduğunu ve o mekânın (köyün) varlığının inkârının hakikati değiştiremeyeceğini görüyoruz. Hamo Dede’nin yanına gömülmek istediği Rihan, Ermeni katliamından sonra ailesi tarafından köye bırakılan bir kız çocuğu. Hamo Dede’nin Rihan ile ilişkisi roman boyunca çözülemiyor. Yazar bunu çözmemizi istemiyor belli ki ve tekrar tekrar gerçeği büküp masalın ardındaki hakikatin zırhına saklıyor.

Hamo Dede ölüyor ama köyünde gömülü olan Rihan’ın yanına gömülmemesini adeta herkesten, olanı biteni inkâr eden mahalleliden intikam almaya çeviriyor. Ölümünden sonra mahallelinin uykularını bölüp rüyalarına girerek onları huzursuz ediyor, gerçeği hatırlatmaya böyle devam ediyor. Abdullah Ataşçı burada oldukça etkili bir masalsı anlatıyla bize bir gerçeği söylüyor: Hakikat hiçbir yere kaybolmaz. Öyle bir köyün var olduğu, yakılıp boşaltıldığı, Ermeni kızı Rihan’ın yaşadıkları, Hamo Dede’nin mezarından onu çıkartıp başka yere gömmek için kazdıklarında buldukları başka faili ve kimliği meçhul kemikler hakikattir. Romanın kurgusunda masal türünün farklı biçimlerde kullanıldığının en güçlü örneğini de bu hikâye oluşturuyor. Gerçekle masal yer değiştiriyor ve hakikat böylece hafızanın bir parçası haline getiriliyor.

Doğallıkla kullanılan yerel dil sayesinde her bir kelimenin, cümlenin hem kurgu hem de işaret ettiği gerçek yanıyla oraya has ve oraya ait olduğu açıkça anlaşılıyor. Romanında kullandığı karakterlerin isimlerinden Zerteriç’in eski bir Ermeni köyünün ismi olduğu ve sonrasında değiştirilip adının Değirmenönü olması veya Hırhirik isminin de yine eski bir Ermeni köyünden geldiği ve isminin yine değiştirilip şimdi Gümüşkavak olması gibi...

Yer yer mizahın bile işin içine girdiği bir ağıt…

Son yıllarda edinilmiş bir kötü yazma alışkanlığı olarak hikâyeler, masallar kurgunun içine basitçe dahil ediliyor ve akış bu yolla sağlanıyor. Yaratıcılıktan, kurgu yapmaktan uzak metinler bunlar. Teknik olarak bir sorun olarak görülmese de, içeriği zayıf ya da “sesini duyamadığımız” metinler aynı zamanda. Ataşçı’yı çağdaşlarından ayıran en önemli özelliklerden biri bu noktada kendini gösteriyor. Ermenice, Kürtçe ya da Türkçe; duyduğumuz her ses için teşekkürle…

 

NOTLAR

[1] Abdullah Ataşçı, Yara Bende, Everest Yayınları, 2018, s. 100.

[2] Mikhail Bakhtin, Karnavaldan Romana, çev. Cem Soydemir, Ayrıntı Yayınevi, İstanbul, 2020, s. 164.

5 Ağustos 2024 Pazartesi

Makale: "Senin zülfün benim telim değil mi?"*

 "Senin zülfün benim telim değil mi?"*

Bu dostlukta saz hep var, en güzel sohbetlerde, doğumlarda, yitimlerde, hayatın başka başka yüzlerinde dostu Erdal Öz’e sazıyla eşlik eden bir Livaneli var. Öz’ün ölüm haberi üzerine “sazın teli koptu” diyor Livaneli, yaşadığı kaybın büyüklüğünü daha iyi anlatacak bir söz yok.

"Senin zülfün benim telim değil mi?"*

Umut Şener

Doğru ilişki bulunmaz, kurulur ya da oluşturulur. Sazın Teli Koptu kitabını okumak, bu gerçeği netleştiriyor.

Can Yayınlarından çıkan ve Erdal Öz - Zülfü Livaneli dostluğunun belgelerini içeren kitaptan söz ediyorum. Kitapla ilgili paylaşımlara bakınca çoğu kişinin, bir solukta okudum, dediğini görüyorum. Benim için öyle olmadı bu okuma süreci. Her sözün, içeriğindeki her düşüncenin üzerinde satır satır durdum.

Söz konusu olan Erdal Öz ve Zülfü Livaneli, bu ülkenin tarihinde yer tutan, kültür-sanat hayatına yaptıklarıyla ve düşünceleriyle yön veren, birçok konuda yön gösterme misyonunu taşıyan iki büyük isim çünkü. Deneyimlerimi ve bilgilerimi gözden geçirdiğim, yenilerini öğrendiğim, daha derine indiğim bir okuma oldu benim açımdan. Yayıncılık, göçmenlik, II. Dünya Savaşı sonrasında Avrupa’da kültür-sanat hayatı, hikâye anlatıcılığı, kültürel hegemonya ve sağcılaşma, çocuk kitapları yazarlığı, türküler ve müzik, enternasyonalizm, popüler kültür, yerel değerlere karşı evrensel sorumluluk, dayanışma, dostluk… Ama kapağı kapattıktan sonra sadece bir büyük, meşakkatli, onurlu yaşam çabasının adı kaldı aklımda: İnsan kalmak.

Yakın zamanda yapılan iki çalışmada Livaneli’nin sanat anlayışı ve düşünce dünyasına ilişkin önemli ayrıntılar okumuştuk. Zafer Köse’nin yazdığı Son Ozan ve Barış Yıldırım’ın yazdığı Geniş Merdiven Müzik Yazıları kitaplarıydı bunlar. İkisini de yakın dönemde okumuş biri olarak, Sazın Teli Koptu’yu okurken oralardan parçalar halinde aldığım “Livaneli bilgisi” de daha bütünlüklü hale geldi. Neyi nasıl yapmış, neyin üstüne neler katmış, neden öyle düşünmüş, sebep neymiş sorularının cevapları kitaptaki mektuplarda ve ara metinlerde yer alıyor.

Nazım Alpman beş yıl önceki bir yazısında aydın tavrına ilişkin şöyle diyordu: “Türkiye’de aydın olmak, onurlu yaşamak, hele ki solcu kalarak bu tavrı sürdürmek geçmişten günümüze her zaman çok zor olageldi. Egemenler her zaman bir ‘bedel’ istediler ve bu bedeli de ödettiler.” Nâzım Hikmet’ten bugüne aydınlarımız ve sanatçılarımız hep iktidarların gadrine uğrasa da üretmekten ve sözlerini söylemekten vazgeçmediler. Fakat günümüz dünyasının ve Türkiye’nin geldiği noktada işler biraz daha zor, karmaşık bir hal almış durumda. Aydınlar-sanatçılar artık sadece iktidarların değil, onların pespaye sağcı kültürünü yeniden ürettiği toplumun da gadrine uğruyorlar. Bir iddiası olan ve göz önünde bulunan neredeyse bütün sanatçılar dedikoduya, kişisel ve yüzeysel değerlendirmelere, aşağıya çekme çabalarına maruz kalıyorlar. Livaneli de bunlardan azade olamıyor maalesef. Onun bu durumlara bakış açısı ve yorumlama biçimi, Sazın Teli Koptu’yu okuyan herkeste kalıcı bir etki yaratacaktır.

Orhan Kemal’den söz ederken; “o yiğit, kahırlı usta” diyor. Yazarların, en büyük sorumluluğunun okura karşı olduğuna değiniyor. Okura yer açmak, biçimi okurun kültürel, sosyal, siyasal durumuna göre oluşturmak, metin kurmak üzerine kafa yoruyor.

“Kitaplarının beşinci baskıda olduğunu okudum gazetelerde. Yürekten kutlarım. Sel gider, kum kalır hesabı, iyi bir iş her zaman seçiliyor; zaman içinde yerini alıyor” diye yazıyor Erdal Öz’e.

Parasızlıkla boğuşup para konuşmaktan ar etmek, yanlışını eksiğini özeleştiri olarak samimiyetle dile getirmek, sorunları toplumsal bağlamıyla, yani gerçekliği içinde ele alıp kişiselleştirmeden çözmeye yönelmek, bir konuda çalışırken hazırlık sürecinde titizlik, özen ve bilinçle hareket etmek de bu kitaptan ve ustalardan öğrendiklerimiz arasında yerini alıyor.

Sanatın hangi alanında olursak olalım; slogan atmaktan, kaba-yüzeysel yaklaşmaktan, haset ya da fesatlık ederek varlık sağlamaya çalışmaktan çok daha büyük bir ahlaki evrenin varlığına tanık oluyoruz.

Yılmaz Güney’den, Ahmet Arif’e nice değerle karşılaşıyoruz satır aralarında. Ahmet Kaya ile ilgili söyledikleri en öğretici olanlar arasında. “Müzikte boynuz kulağı geçer; diğer sanat dallarında da bu böyledir ama müzikte özellikle böyledir. Daha sonra Ahmet Kaya da beni solladı. Ben Deniz Gezmiş’i, Mahir’i söylüyorum, sonra Ahmetçim çıkıyor. (…) Ahmet’in milyonlar satan bir sanatçı haline gelip bizi kenarda bırakması çok normaldi. Ben de ilk günden son güne her zaman Ahmet’e destek olmaya çalıştım. Asla önünü kesmeye, arkasından onu kötülemeye kalkışmadım. Bizde maalesef bu çok görülür; belki de bir tür özgüven eksikliğinden kaynaklanan bir tutumdur.” Birbirinizle ilişkilerinizi bir daha gözden geçirin diyor adeta.

Yazar isimleri, kitap adları, şiirler, filmler derken koca bir liste çıkıyor, bakılacaklar, öğrenilecekler arasına katılıyor.

Geçmişte Yaşar Kemal, Aziz Nesin gibi ustaların yaşadıklarını da okuyoruz bu kitapta. Ağacın kurdu içinden oluyor, fakat hakikat öyle güçlü bir mümkün ki, eninde sonunda geriye o kalıyor. “Bu devrin insanları, faşizmle, hapisle, sürgünle, parasızlıkla boğuşan o dönem sanatçılarını anlamıyor. Her şeyi paradan ibaret sanıyorlar.” Ufkumuz genişliyor, anlama çabasının ne denli önemli olduğunu öğreniyoruz bir kez daha. Onları okumanın, Onlardan öğrenmenin kazandırdığı böyle bir düşünsel etki var işte. Büyüklük de tam burada ortaya çıkıyor.

“Erdal Öz, Livaneli’nin mektuplarını saklamakla kalmadı, bunları bilgisayara geçirip notlandırdı; bugün elimizde mektupların aslı olmasa da Öz’ün hazırladığı ve anlaşılan yayımlamayı düşündüğü bu dosya var. Öz’ün Livaneli’ye yazdığı mektuplardan yalnızca ikisi elimizde; Livaneli tüm mektupları saklamış ve yıllar önce Öz ailesine teslim etmişse de bu kitap fikri doğduktan sonra o dosyayı bulmak mümkün olmadı. Bulunduğunda, bulunursa, elbette bu kitabın genişletilmiş baskısında okura sunulacak.”

Erdal Öz ve Livaneli kırk yıllık bir dostluğu üretmişler, hem de en zor koşullarda. Bir an bile birbirlerini düşünmeden zaman geçirmemişler. Hemhal olmakla, diğerkâmlık hep iç içe kurulmuş, örülmüş, yaşanmış. Cem Akaş da, kendi ifadesiyle bir dönemin panoramasını görünür kılacak derinliğe sahip bu dostluğun mektup ve belgelerini derleyerek okur-yazarların bir şeyler öğreneceği, ilgilisinin daha çok şey öğreneceği bu kitabı ortaya çıkarmış.

Bu dostlukta saz hep var, en güzel sohbetlerde, doğumlarda, yitimlerde, hayatın başka başka yüzlerinde dostu Erdal Öz’e sazıyla eşlik eden bir Livaneli var. Öz’ün ölüm haberi üzerine “sazın teli koptu” diyor Livaneli, yaşadığı kaybın büyüklüğünü daha iyi anlatacak bir söz yok. Livaneli’nin vurguladığı gibi, “Bir insanın dünyası, dinlediği müzikle, okuduğu kitapla, yürüdüğü yolla bütünleşir.” Ancak böyle bir bütünlük yaratılınca, insan karşısındakine “Senin zülfün benim telim değil mi” diye seslenir.

*Neşet Ertaş.

HOŞ CİNAYET'TEN YOLA ÇIKARAK KANDAN ADAM'I OKUMAK

  Hoş Cinayet ’ten yola çıkarak Kandan Adam ’ı okumak “Abdullah Aren Çelik'in  Kandan Adam 'ı da gösteriyor ki çağdaş romanda polisi...